11 Ekim 2015 Pazar

Uyan Türkiye!


Şimdi saat itibarı ile dün yaşananları bir yeniden düşünmekte, algılamakta fayda var. O anın şokuyla tam algılayamamış olabiliriz. Anca kendimize gelmiş olabiliriz, doğrudur.

Dün güpegündüz, ülkenin başkenti Ankara'nın göbeğinde Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı yaşandı. 100'e yakın insanımız resmen katledildi. Yüzlercesi ise yaralandı.

Yüzlerce insan ya... Yüzlerce masum insan!

Tek "suçları" adını Barış koydukları mitingde seslerini duyurmak, haklı veya haksız kendilerini ifade etmek idi.

Gösteri hakkı zaten hiçbir zaman hak olmamıştı bu ülkede, ama hiçbir zaman böylesi bir engellemeyle de karşılaşılmamıştı. Karşılaşılması da mümkün olamazdı, koskoca ülkeydi! Büyük planları olan, "reis"i olan, "büyük usta"sı olan bir ülkeydi!

Tabii ki o "büyük usta" başka devletler söz konusu olduğunda ahkam kesmeyi iyi bilirken, "sizin istihbarat teşkilatınız çalışmıyor mu?" diye hesap sorarken, kendi ülkesi söz konusu olduğunda iki cümlelik taziyeden başka yapacak bir şeyi olamamıştı. Zaten giden de gitmişti...

Sorumlusu yok! Hesap veren yok! Meğer ülkede güvenliğimiz Tanrı'ya ettiğimiz dualardan ibaretmiş bunu öğrendik.

Ardından üç bakan kameralar karşısına çıkıp güzel bir şekilde bizlere güvenlik zafiyetinin olmadığını söyleyerek, bunun gayet olası bir durum olduğunu anlattılar. Zaten bizler de ölmenin ve öldürülmenin bizim "fıtrat"ımız olduğunu iyi bilirdik. Yadırgamadık.

Sorumluluğun kendisinden olduğu hatırlatılınca "istifa" sözcüğünü hayatında duymamış gibi bir tepki verdi; e daha önce hiç örneğini görmemişti o da haklıydı. Hatta içlerinden biri kahkaha atacaktı da kendini zor tuttu, gülümsemekle yetindi.

Ve ardından üç günlük ulusal yas ilan edildi, yani üç siyah kurdele günü...

İşin en korkuncu da ne yazık ki dün yaşadığımız bu olayların hiçbiri rüya değildi, bir Türkiye gerçeğiydi!

Sizce de artık şoktan çıkmanın zamanı gelmedi mi? Bence geldi de geçiyor. Uyan Türkiye!


Bu, bu blogda kullandığım ikinci siyah kurdele... Bu son olsun!

21 Ağustos 2015 Cuma

neler oluyor ülkemde?



Türkiye hiç olmadığı kadar güvensiz ve terörize, insanları ise dışarı çıkma ve kalabalık ortamlara girme konusunda -haklı olarak- son derece endişeli. Diğer yandan siyasîler ve özellikle de 'fiilî' etkili kukla hükümet ise bir o kadar sorumsuz ve âciz. İçinde yaşadığımız ülke bugünlerde ne yazık ki böyle.

Barış ve huzur ortamının güzel kokusunu bir kere içine çekmiş olan aziz halkımız bir daha savaşı kabul edebilir mi? Elbette ki hayır. Ülkenin her yanından onlarca şehit haberleri gelirken, aile ve yakınları ise acılı, perişan ve bir o kadar da öfkeli. Evet, halkımız artık bizleri savaşın eşiğine getiren, sorumsuz bir şekilde bireysel çıkarları uğruna çatışmayı ve kutuplaşmayı arsızca orada burada dillendiren 'fiilî' illegal zâta karşı korkusuzca sesini çıkarıyor ve haykırarak "ölümleri durdurun!" diyor.

 
Acılı şehit yakının haklı haykırışı.

Elbette ölümlerin fâili eli kanlı örgüte karşı büyüyen bir öfke ve karşıtlık yadsınamaz; ancak bir o kadar da, bu eli kanlı örgütü hortlatan ve sözde milliyetçi tavrının ardında aslında katliamlara gizliden göz yuman malûm zâtın tüm bu acılarımızın ve geldiğimiz noktanın bizzat sorumlusu olduğunun da farkında.

 
"Bu ülkede başkan seçmiş olsaydık bu kaos yaşanmayacaktı," diyerek yaşanan kaosun faturasını millete çıkaran Sağlık Bakanı'na şehit cenazesinde tepki.

Artık karşımızda saltanatı sona eren ve kaçak saraylarının ardına saklanmayı bırakıp suçlarının cezasını çekmek yerine devrilirken ülkeyi de beraberinde devirmeye ve kaosa sürüklemeye niyetli tamamen bencil ve arsız bir kişi bulunmaktadır.

Böyle bir dönemde yapmamız gereken tek şey, kanlı eylemlerin ve bu sorumsuz iktidarın bilinçli manipülasyonlarına inat, her zamankinden daha da kardeşçe kenetlenmek ve bizleri birbirimizden koparmaya niyetli bu azılı düşmana karşı Gezi ruhu ile yeniden kol kola girmek ve birlikte bir gelecek inşa etmektir.

Kimse unutmasın ki öldürülen hiçbir insanımız yalnızca bir etnisiteden değil! Ağıtlar yalnızca bir dilde değil!

Acı hepimizin acısı, ülke hepimizin ülkesi! Birlikte güzel günler görmek ise hepimizin yegâne umudu!

Barışa ve huzura...

5 Ağustos 2015 Çarşamba

zamanı çoktan gelmiş bir söz

Sert bir dönüş ile yazmaya kaldığım yerden devam ediyorum. Neden mi öyle söyledim?

Bugün bir tweet attım; belki gerçekten canıma tak etmişti, belki de artık tükenmiştim diyecek sözüm kalmamıştı bilmiyorum... Ama bildiğim tek şey, bundan böyle tam olarak bu kafada olduğum:



Evet sonunda bu kafaya ben de geldim, artık kimsenin ne dediği zerre umurumda değil; beğenmeyen, söylenen, dırdır eden kimselere kapı orada, çekip gitmekte serbestler... Kimsenin zırvalamalarına katlanacak kadar değersiz değilim.

Peki neden mi bu kafa?

Çünkü artık kendimi insanlara anlatmaktan sıkıldım; beni doğru anlasınlar, bana hak versinler, anlaşılayım kaygısı falan filan... Hepsi boş! Anlamak isteyen zaten anlıyor, anlamak istemeyene ise uğraştığın kabahat, hatta aptallık. Sonunda bunu gördüm.

Tüm bu çabalarımın sonucu yalnızca beni tüketmesi oldu. Tükendim. Neden kimin neyi nasıl anladığı umurumda olsun ki?! Hatta bunu çoktan söylemeliydim bile. Evet belki çok sert görünebilir. Ama bir o kadar da olması gerektiği gibi.

Şunu zaman zaman hepimiz unutuyoruz ve yanlışa düşüyoruz: "Hiç kimse senden daha değerli değil!"

Bir başkası yüzünden zarar görmeye ve incinmeye başladıysan, bırak gitsin. Zaten gitmesi gerekendir sana zarar veren. Neden sana zarar vermesine izin veriyorsun ki? Senden daha mı değerli?


O kadar çok efendi olmaya, alttan almaya alışmışız ki farkında olmadan tepemize çıkarmışız. O yüzden kısaca demek istedim:

Yanlışımla da hatamla da ben benim; benim hatam, benim yanlışım... Ben böyleyim...

Orhan Bencegay'ın dediği gibi, hatasız kul olmaz, hatamla sev beni; sevmiyorsan da s*ktir git! ;)


21 Haziran 2015 Pazar

#OnurDuyuyoruz Hayrettin

Sakin Ol ve Olduğun Kişiyle Onur Duy

Gün geçmiyor ki insan haklarını ayaklar altına alan bir talihsiz açıklamaya daha tanık olmayalım...

Özgür düşünceden mahrum, akıl ve bilimden ise nasibini almamışların içine düştüğü bu ruh hâli, cahil cesareti şeklinde dillerine vuruyor olsa gerek ki bu günlerde çokça duyar olduk.

Elbette gönül isterdi ki öğrendikleri ve üzerine düşündüklerinin sayısı, konuştuklarının ve yazdıklarının sayısından fazla olsun. Ama "fıtrat"tan mıdır nedir? Bir türlü özgür düşüncenin bir parçası olmaları mümkün olmuyor. Onun yerine "gizli kabahat"lerinin ardına saklanan, kendi fikirlerini "ahlak" adı altında topluma empoze etmeye çalışan, "mutlu insanların yakasına nasıl yapışırız, mutsuzluğumuzu başkalarına da nasıl bulaştırırız" diye çırpınan bir zümre olup çıktılar.

Bu zümreye bir kişi daha katılmış veya hep oradaymış: Hayrettin.

Açıklamasında ne had bilmiş, ne de hak; saydırmış da saydırmış... "Ahlaksız" demiş, ardından hızını alamayıp önce nefretine destek bulmak için manevî değerleri suistimal etmeye çalışmış:
"Bu ülkenin düzeni laik, seküler, liberal demokrat vs. olabilir, ama kimse unutmasın ki halkımızın kahir çoğunluğu Müslümandır"
 Ardından da -yine de canı sağ olsun- bizleri tehdit etmiş:
"Savaşı onlar başlatınca da görmeleri muhtemel olan tepkiden şikayet etmemeleri gerekir."
Yazının tamamını buraya taşıyarak kimsenin sinirlerini harap etmek istemiyorum. Özetle demek istediği şu:

LGBTİ bireyler olarak var olma mücadelesi veremezsiniz! Onurlu olamazsınız! Sizlerin var olmasına izin vermeyiz! Sizlerin varlığı "toplumun ahlakına, geleneğine, kırmızı çizgilerine karşı savaş ilan etmek"tir.

Bir de sürekli "ahlaksızsınız" diyor onu zaten biliyorsunuz.


Şimdi gözünü dört aç ve iyi oku Hayrettin...

1- Bu ülkenin düzeni "laik, seküler, liberal demokrat" ise öyledir! Aması maması olmaz. Bunda bir anlaşalım. Yani "laikiz ama o kadar da laik olamayız" gibi bir şey devşirmeye kalkmayalım, o iş tutmaz.

2- Farz edelim ki bu ülkenin belli bir çoğunluğu Müslüman olmayı seçmiş olsun; bu yalnızca o kişilerin bireysel seçimidir, yaptıkları ibadet de günah da o bireyleri ilgilendirir.

Yani kişinin Müslüman olması başkalarının da Müslüman olmasını veya o dine uygun hareket etmesini gerektirmeyeceği gibi, Müslüman olsalar dahi başkalarının "kabahat"i de yine o kişiyi ilgilendirmez!

Diyeceğim o ki herkes kendi "kabahat"iyle ilgilensin, Hayrettin.

3- Ahlaksızlığı eğer iki insanın birbirini sevmesi olarak görüyorsan, bu kısmı daha da iyi oku:

Biz ahlaksızlığı;
  • İkiyüzlü davranmak, yalan söylemek, kendi çıkarın uğruna insanlarını aldatmak!
  • Senin insanın açken tok yatmak, senin insanın ağlarken gülmek, senin insanın yas tutarken kutlama yapmak!
  • Hakkın olmayana göz dikmek, zorla ve hileyle ona sahip olmak! Çalmak çırpmak, hırsızlık yapmak!
diye biliriz.

Yani sevgiye öyle ahlaksızlık filan denmez! Diyen varsa yukarıda saydığım "ahlak"ından şüphe ederiz; bu adam niye "ahlak"ı çarpıtıyor acaba diye?

Ayrıca Hayrettin, belli ki bilmiyorsun, ama sevgi içten gelir. İnsanlar kimi seveceğine karar veremezler ve bu yüzden de hiç kimse sevgisinden sorumlu değildir. Çünkü bu insanın "fıtrat"ı gereğidir! Her kim olursa olsun, sevmek ve sevilmek bir haktır!

Hatta sana bir şey diyeyim Hayrettin, yalnızca insanın değil doğadaki daha 450'ye yakın eşeyli canlının da fıtratı böyledir. Yani gayet doğadan olan, gayet doğal olan bir şey.

Soruyorum sana Hayrettin, penguenin de mi "imtihan"ıdır eşcinsellik? O da mı "kabahat"lidir?

Yanıt alacağımı sanmıyorum. Çünkü üzerine düşünmeyeceğini, asıl niyetinin insanların elinden mutluluğunu almak, onlara nefretle saldırmak, onları hedef göstermek olduğunu biliyorum.


Uzun lafın kısası:

Halkımızın kahir çoğunluğu Müslümandır, ama kimse unutmasın ki bu ülkenin düzeni laik, seküler, liberal demokrattır!

Eğer o yürüyüşte onurlu herhangi bir LGBTİ bireyin kılına dahi zarar gelirse, "görmeleri muhtemel olan tepkiden şikayet etmemeleri gerekir" diyenler sorumludur! Bu da böyle biline!

Sevgiler sana Hayrettin, daha çok sevgiler...



Dipnot: Haklarımızın yasal güvence altına alınmasını isteyen birinin de sana selamı var. ;)


6 Haziran 2015 Cumartesi

Kaan Arer'le röportaj -2

Kaan Arer'le yaptığımız röportajın ikinci kısmı. Tamam tamam tutmuyorum sizi, hadi iyi okumalar... :)


"YILLARCA KENDİME İŞKENCE YAPMIŞIM"


- Biraz da özel konulardan bahsedelim. Kendini kabullenme sürecin sırasında bir kız arkadaşının olduğunu biliyoruz. Ama bu kısım biraz ucu açık kaldı ve birçok insan bunu, "bir eşcinsel erkeğin de kız arkadaşı olabilir" şeklinde yanlış anladı. O dönemde kız arkadaşının olması senin için ne ifade ediyordu?

Ben büyük bir baskı altında yetiştim. Babam eşcinsel olmamı yasaklamıştı. Bunun da etkisiyle yıllarca eşcinsel olduğumu kabul edemedim. Hatta bu konuda çok cahildim, bu yüzden korkuyordum. Yani açıkça homofobiktim. Haliyle heteroseksüel bir yaşam sürmem gerekiyordu, "bir kız ile deneyeyim bakalım ne olacak" diye yola çıkmadım, kendimi hetero sandığım için ilişki yaşadım. Bu ilişki de biraz uzun sürdü. Bunun sebebi insanlar üzerinden bağımlılık yapmamdan ötürü olabilir. Ben ayrılmak istesem de hiçbir zaman kız arkadaşım kabul etmedi. Ama o da zaman içerisinde benim eşcinsel olmam gerektiğini anladı. Yani bunu da açıkça söylüyordu. Ben kendimi kabul etmediğim için tabii ki itiraz ediyordum. Kendimi kabul etmemle beraber şunu anladım ki yıllarca kendime işkence yapmışım.

- Bu sürecin seni nasıl yıprattığını tahmin edebiliyorum. Peki bu hetero oyununu nasıl sürdürebildin?

Kendimi hetero sanıyordum o yüzden toplumda gözlemlediğim, romanlarda okuduğum şeylerin benim ilişkimde de olması için çaba harcıyordum. Her şey biraz eğreti duruyordu, içime sinmiyordu bir türlü ama bunu hep deneyimsiz olmama, bu konularda cahil olmama veriyordum. Kendimi eğitirsem bağımlılık yapan bir sevgili olabileceğimi biliyordum. Sanırım bunu başardım da.

- Belli ki davranışların açısından karşı tarafı kendine bağlayacak derecede başarılı bir "heteroseksüel sevgili" olmuşsun. Ama ya senin ona karşı olan hislerin?

Aşık olduğum bir erkek vardı, ama "hetero olduğum" için o çocuğa aşık olduğumu kabul etmediğimden kız arkadaşıma yönlendirmeye çalışıyordum. Ama hiçbir zaman o çocuğa karşı hissettiklerimi kız arkadaşıma karşı hissetmedim. Hiçbir zaman o çocuk kadar sevmedim, kıskanmadım. Tabii o günlerde bunun farkında değildim. Ama aklım karışıyordu bu çocuğu neden bu kadar özlüyorum ben diye için için soruyordum, ama cevap bulamıyordum.

- Ayşe Arman'ın sormadığı soruyu ben sorayım. Peki eşcinsel bir erkek olarak bir kadınla sevişme hissi senin açından nasıl bir şeydi?

Ayşe Arman'a açık olmadığım kadar burada açık olayım. Kız arkadaşımla evli gibi yaşıyorduk. Bu yüzden neredeyse üç yıl boyunca sürekli seks yaptık. O kadar çok seviştik ki bu konuda oran bile çıkarabilirim. Bunu neden açıkça söylüyorum çünkü bir kez, iki kez gibi bir elin parmağı kadar az ve seyrek sevişseydik belki hepsinden zevk alırdım. Ama şimdi şunu diyebilirim ara ara zevk alarak boşaldığım oldu. Oranlarsak sevişmelerimizin %10'u beni doyurmuştur. Geri kalanlarında zevk alıyormuş numarası yapmak zorunda kaldım. Boşalabilmek için bir erkekle seviştiğimi hayal ettiğim çok olmuştur. Hayal dünyamda hep bir erkek vardı ve onu hiç aldatmıyordum. Sevişmelerimde partnerim olarak hep o çocuk oluyordu. Bunu bir türlü aşamıyordum.

- Sırf beklenen bu diye bir şeyleri yapmak zorunda kalmak... Gerçekten de çok zor bir durum. O halde bunu başkalarının da yaşamasını öğütlemezsin değil mi?

Bu asla öğütlenebilecek bir şey değil. Bu tam bir rezillik, kepazelik. Benimki tamamen bir cehalet hatası. O yüzden bu kadar rahat anlatıyorum. Yoksa açık açık söylüyorum: Hisleriniz neyse siz de osunuz. "Bir kadınla sevişeyim bakalım ne olacak?" diye bir kuşkunuz olmasın. İnanın hiçbir şey olmuyor.

Bu çok büyük bir iç savaş. Ama savaşın kazananı olmuyor. Eşcinsellik için sadece ama sadece büyük bir kabul gerekiyor.

"ÂŞIK OLDUĞUM HER ADAM ÇOK GÜZELDİ"

- Anlaşılan sonraki ilişkilerinde bir daha hiç tenin kadın tenine değmedi. Peki ya ondan sonrası? Yani erkekler? Sonraki ilişkilerinde o kızda bulamadığın şeyi buldun mu?

Buldum. Aslında güzel olan tarafı bulduğumu artık kabul ediyordum. Bir erkeğe âşık olunabileceğini, bunun çok doğal ve normal bir şey olduğunu kabul etmiştim. Kabul ettiğim gibi birisini buldum, deli gibi narin, saygılı, düşünceli bir erkekti ve hemen aşık oldum. Âşık olduğum her adam çok güzeldi.

- O halde "Kaan Arer bir aşk insanıdır" desek yanlış demiş olmayız herhalde?

Aşk avcısı diyelim... Nerede bir aşk varsa onun izini sürer, bulur ve sahip olur. Tabii elimde olmayan sebeplerden ötürü kısa süren ilişkilerim de oldu ama ben hep aşıktım...

"HAYAT O KADAR KISA Kİ PİŞMAN OLMAYA VAKTİM YOK!"

- Geçmişe baktığında "keşke sona ermeseydi" dediğin sende iz bırakmış veya tam tersine "hiç yaşanmasaydı" deyip pişman olduğun bir ilişkin oldu mu?

Ben aşık olduysam eğer, hayatta ayrılmam. Yani şimdiye kadar hiçbir aşkımdan ben ayrılmadım zaten... Hep terk edildim...

Diğerine gelince, pişman oldum diyemem, ama bazı cinsel deneyimlerim oldu. Olmaması gereken şeylerdi. Libidoma hâkim olamadığım için yaşadığım cinselliklerim oldu. Ama hayat o kadar kısa ki pişman olmaya vaktim yok!

- Bir tanesini bizlerle paylaşabilir misin?

Bir keresinde başımdan şöyle bir olay geçti. Uzun süredir bir ilişkim yoktu ve Gabile'de dolaşırken bizim kasabadan birisiyle tanıştım. Pek tipim değildi, ama bir kere numaramı vermiş oldum. Sonra adam sürekli evine çağırıyor filan. Bir iki ay adamı yalvarttıktan sonra gittim. Tabii adam vaat ettiği hiçbir şeyi yapmadan sadece seviştik ve ben kaçtım. Çok fazla katlanamadım. İlk tek gecelik ilişkimdi. Sonra aradan bir ay geçti geçmedi ben bir kaşınıyorum, kaşınıyorum, bildiğiniz uyuz olmuşum. Kesin o adamdan geçti. Uyuz olmama rağmen o adamdan bile pişman olmadım hiç. Sonra ilacını kullanarak iyileştim tabii.

- Ve buna rağmen pişman olmadın mı yani? :)

Hiç kimsenin etkisi altında kalmadan verdiğim kararların ardında durabilecek kadar güçlü birisi olduğumu düşünüyorum. O adamla sevişmek için ben kendim gittim, kimse beni zorlamadı, giderken de hiç tanımıyordum, tek gecelik bir şeydi, her türlü hastalığın bulaşması olasıydı, bu riski göze alıp gitmiştim. Prezervatif kullanmak bir çok deri hastalığından sizi korumuyor. Bunu da biliyordum. Pişman olacak bir şey yok. Bu da benim için bir deneyim oldu.

- Son olarak konuyu eşcinsel evliliklere getirmek istiyorum. Biliyorum ki şu anda sürdürdüğün çok güzel de bir birlikteliğin var. Aklınızda evlenme düşüncesi var mı? Kaan Arer eşcinsel evlilikler hakkında ne düşünüyor? 

İki ayrı cevabım var. Bir romantik cevap: Biz evliyiz bile. Yani yasal olarak mümkün olmadığı için herhangi yasal bir dayanağımız yok. Ama bir insanın bir insana verdiği sözden daha değerli bir şey de olamaz. Bence samimiyet ve vicdan tüm yasal zorunluluklardan değerlidir.

İki reel cevap: Eşcinsel evliliğin ülkemizde de olması için uygun şartlar oluştuğunda var gücümüzle çalışacağız. Şimdilik genciz herhangi bir miras durumumuz yok, bu yüzden yasal sıkıntılarımız yok; ama bundan 20 yıl sonra benim annem babam ölecek, örneğin bireysel emeklilik fonum eşime kalsın isteyeceğim. Evimi, arabamı onun desteğiyle alacağım sonra benim kuzenlerime mi kalacak yani. Bu yüzden evlilik gerekli.

Hepsinden daha önemli cevap: Devlet erkinin yasal olarak getirdiği her türlü hak toplumun bizi daha kolay kabul etmesine sebep olacaktır. Bu yüzden çok önemlidir.



Dostum Kaan Arer'e sorularımı içtenlikle yanıtladığı için teşekkür ederim. :))


4 Haziran 2015 Perşembe

Kaan Arer'le röportaj -1

"Bi Gayin Günlüğü" blogunun sahibi arkadaşım Kaan Arer ile genelden özele birçok soruyu yanıtladığı uzunca bir röportaj hazırladım. İki kısıma ayırdığım bu röportajı, beğeneceğinize eminim. Neyse artık fazla oyalamayayım sizi de bir an evvel okuyun. :)


- Blog ve LGBTİ camiasında zaten yeterince tanınan birisisin, ancak yine de bilmeyenler olabilir diye sorayım: Kaan Arer kimdir?


Ayşe Arman röportajından sonra ben bile kendimi bir kez daha tanımış oldum. Orada gizli saklı hiçbir şey kalmadı zaten. Kaan Arer gey bir karakter. Geylere yardım amacıyla elinden geldiğince çaba gösteren, eşcinsel bir hayat yaşayan, okuyan, yazan, eleştiren tam bir Türk karakter.

Kaan çayına pötibör bisküvi banmaya bayılır, Türk dizileri izler, Türk edebiyatının seçkin eserlerini okumayı sever. Turing toplantıları şimdiye kadar yaptığım en güzel işlerden birisidir.

Tartışılmaz en güzel eserim bigayingunlugu buloğudur. Oradan çok fazla gence ulaşıyorum.

- O halde bu yardımsever yönünden devam edelim. Çok sayıda eşcinsele yardımcı olduğunu bizzat biliyorum. Peki bunun nedeni, her eşcinsel bireyin geçmişinde yaşamış olduğu türde zorlukları senin de yaşamış olman mı? Senin nedenin hangisi?

Sanki Tanrı beni dünyaya insanlara yardımcı olayım diye göndermiş. Ama gerçek bir yardımdan bahsediyorum, bir dilenciye para vermek, bir çocuğu pisi pisine kandırmak filan değil. Benim bu dünyadaki misyonum ihtiyaç duyan bireylere yardım edebilmek. Bu açıdan aslında sadece misyonumu gerçekleştiriyorum. Benim için mutluluk, başkalarının mutlu edebildiğimi görebilmektir. İş böyle olunca benim çektiğim sıkıntıları, benden sonra gelen gençler çekmesin diye internet ortamında yazmaya başladım. Üzerinden 4 yıl geçti, şu an aldığım e-postaların sayısını bile bilmiyorum. "Her gece yatarken 'iyi ki varsın Kaan' diye dua ediyorum" diyen e-postalardan bahsediyorum; "ölene kadar da dua edeceğim" diye biten mektuplar. Çünkü bu ülkede gençler tutanacak bir dal arıyorlar, "seni okudum ve intihardan vazgeçtim, güç buldum" diyen bir e-posta bile aldım. İşte bu postalar beni o kadar mutlu ediyor ki ölsem gam yemem artık diyorum. Belki misyonumu tamamlamadım ama büyük bir adım attığımın farkındayım. Bunun sevincini yaşadım.

- Ne mutlu sana ve elbette bizlere ki LGBTİ bireyler olarak bize uzatılan, tutabileceğimiz bir dost eli olmuşsun. Ama bir de tutunamayanlar var; ne yazık ki, daha geçenlerde bir LGBTİ bireyin daha intihar ederek aramızdan ayrıldığını öğrendik. Bu bakımdan uzatılmayı bekleyen ama bir türlü uzatılmayan ellerin de olduğunu düşünüyor musun?

Ben bir blog tutuyorum ve orada yazı yazıyorum zaten herkese ulaşmak elde değil. Çok küçük bir çerçeve. Bu iş sadece bir blog açarak bir yere kadar gelir. Bizim asıl sorunumuz çokça siyasi, devlet erkinin elinden geçiyor. Çünkü bir devlet kurumu eşcinseller vardır ve hep beraber yaşamalıyız demediği sürece bunu topluma anlatabilmemiz mümkün değil. Devlet kurumuna bunu söylemesi için baskı yapabilmek için de sivil toplum örgütü olmak lazım. Hiçbirimiz hepimiz kadar güçlü olamayız. Sivil toplum örgütlerimiz var ama bu örgütlerin ne iş yaptığı, ne kadar yararlı olduğu başka bir konu.

"LGBTİ KURULUŞLARI HİÇBİR ŞEYİN İYİLEŞMEMESİNİ HEDEFLİYOR"

- Sence ülkemizdeki LGBTİ hakları aktivizmi yeterli düzeyde ve etkili mi?

Derneklerde tamamen gönüllü çalışılırsa, hiçbir para mevzusu dönmezse ve yardım toplanmazsa işte o zaman haklarımız savunulur, ama Türkiye'de işler böyle gitmiyor. Ülkemizde LGBTİ haklarının hiç olmamasından ötürü AB'ye uyum protokolünden yararlanarak derneklerimiz AB'den maddî destek alıyorlar. Bu desteklerin oldukça yüksek olduğunu artık sağır sultan bile duydu. Sorun da işte burada başlıyor. LGBTİ kuruluşları haklarımızı savunur gibi yaparken aslında hiçbir şeyin iyileşmemesini hedefliyorlar. Çünkü işin içinde para var, eğer eşcinsel hakları kabul edilirse haliyle o derneklere aktarılan paralar kesilir. Bu yüzden de AB'den yardım alan kuruluşlar ne yazık ki çıkarları uğruna, sadece olumsuz haberleri medyaya yansıtmayı ve bir iki yürüyüş düzenlemeyi çalışma olarak görüyorlar. Özellikle olumsuz haberleri bolca yaymaya çalışıyorlar ki ülkemizde hiçbir düzelme olmadığını birilerinin gözüne sokabilsinler. Eşcinsel haklar için yapıcı ve kalıcı, cinayetlerin önüne geçici bir çalışmaları ne yazık ki yok.

- Yetersiz kalındığı ortada, ancak hiç mi olumlu bir faaliyetleri yok?

Tabii ki güzel şeyler de oluyor; örneğin, bir derneğimiz tüm milletvekili adaylarına bir metin götürerek imza kampanyası başlattı. Bunu destekliyorum, bu tarz eylemlerin daha da güçlü bir şekilde artması gerekiyor. Ama derneklerimizin Meclis çatısı altında çok daha yoğun faaliyet göstermesi gerekiyor.

- Şu anda olmasa bile ileri bir zamanda Kaan Arer'i bir dernek çatısında aktivizm yaparken görmemiz mümkün mü?

Tabii ki mümkün aslında şu an hayatımı bu aktivizme herhangi bir yasal sorun kalmayacak şekilde ayarlamaya çalışıyorum.  Örneğin, öğretmenlikten uzaklaşmam şart. Çünkü açık olduğumda öğretmenlik yapmamı kaldıramaycaklar, ve benim geçim sıkıntım olmamalı. Derneklere akıtılan paralara muhtaç olmadan bu işi yapmak istiyorum.

 "OKUMAK İSTEYEN ZATEN OKUYOR, YASAKLAMANIN BİR ANLAMI YOK" 

- Son zamanlarda "müstehcenlik" bahanesiyle birçok LGBTİ içerikli siteye erişim engellendi. Bunlardan biri de senin blogun oldu. Bu engellemeler ve sansür hakkında ne düşünüyorsun? 

Hükületimiz (bu ülkede hükümet birebir devlet olmuştur bu yüzden ben kısaca hükület diyorum) halkını çok sevdiği için ve halkının karar verebilecek yetide olmadığını bildiği için "Her şeyin kararını biz verelim siz hiç düşünmeden rahat rahat yaşayın" diyor. Bu inançla internet sitelerine de el attılar. Benim seks yazılarımı okusanız örneğin Mavi Bornozlu Adam veya Hamamda Seks aslında çokça naif yazılardır ki, içerisinde pornografik öğe bulamazsınız. Bunlar tamamen erotik yazılardır. Erotizm ise kanaatimce zararlı bir şey değildir. Ama müstehcen mi müstehcen. Okumak isteyen zaten okuyor, yasaklamanın da bir anlamı yok. Okumak istemeyen de zaten milyonlarca blog arasından seks yazısını arayıp bulamaz ve okumaz. Kimseye bir şeyi diretmiyoruz. Zorlamıyoruz.

- Peki ya engellemelere maruz kalmamak adına erotik içeriği kaldırmayı düşünür müsün?

Gerek görmüyorum. Çünkü Kaan Arer her şeyi lisanı münasiple konuşabilen, kapalı toplum olmaya itiraz eden, bu yüzden kendi sırlarını bile ifşa etmekten çekinmeyen açık, dürüst, samimi bir insan. Seksi hayatımdan çıkaramayacağıma göre, yazılarımdan da çıkarmak istemem.

Ayrıca bu blogu neden açtığımı az evvel anlatmıştım, bu amaca ulaşabilmek için yüksek tık alan bir site olması gerekiyordu. Yoksa Google aramalarında üst sıralarda çıkamıyorsunuz. Yani biraz daha ulaşılabilir olmak için seks pazarlamak zorunda kaldım. Çünkü seksten bahsetmezsen hiç görünür olamazsın, o zaman da amacına ulaşamıyorsun. Yani seks yazayım demedim, ama baktım ki sadece o yazılar tık alıyor, o zaman her yıl iyi bir seks yazısı yazma kararı aldım. Çünkü başlığı çekici olan bir yazı paylaştığımda onun için gelen trafik blogu bir sene götürüyor. Ben de stratejik davranarak her yıl bir seks yazısı patlatmaya çalışıyorum.


Röportajın ikinci kısmında, Kaan Arer'in "hetero" hallerini  ve nasıl "uyuz" olduğunu merak edenler için: Röportajın devamı  :)

3 Mayıs 2015 Pazar

önce çocuğum diyenlere naçizane bir teşekkür

Bugün kendimi düşünceler havuzuna derinlemesine dalmış bir halde buldum. Bu sırada biraz duygulandım, biraz da içlendim. Ama sonunda bir teşekkür borcum olduğunu fark ettim, 'çocukları' olarak. :))


Bugün çok yakın bir dostumun Feysbuk'ta paylaştığı fotoğrafını ve annesinin de bu fotoğrafın altına yazdığı "Güzeller güzeli kızım 😍 ❤️💛💚💙💜" yorumunu gördüm. Onun adına sevindim, mutlu oldum. Bir trans kız annesi olarak çocuğunu -olması gereken şekilde- bağrına basmıştı. Haliyle biraz (?) duygulandım. :))

Sonra dostumun, çıktığı bu hayat yolculuğunda en başından itibaren ailesiyle olan çatışmalarını, diyalog kurma ve kendini ifade etme zorluklarını ve yaşadığı sıkıntıları anımsadım. Gerçekten de kolay değildi.

Ama şu anda geldiği nokta itibarıyla, dönüp geriye bakınca gerçekten de "nereden nereye" denilecek bir yolculuktu onunkisi.

Sonuç ise yürüdüğümüz yol, geldiğimiz nokta bizimdi; istediğimiz olmuş, ailemiz her ne olursa olsun yanında yer almak için başkalarını değil bizi seçmişti. Bu yüzden de başkalarına karşı mücadelemizde başarılı olmuştuk. Belki de yalnızca şanslıydık, kim bilir. Çünkü annemiz gerçekten bir anneydi. :))


Hemen ardından da aklıma, daha önceki bir yazımda da anlattığım, annemi LİSTAG'a (LGBTİ Aileleri ve Yakınları Grubu) götürüşüm geldi: Oradaki insanlar... Çocukları için kendi kimliklerini bir kenara bırakıp, yalnızca "çocuğum iyi olsun, onu kaybetmeyeyim" derdi ile çırpınan ebeveynler...

Evet "kendi kimliklerini bırakıp" dedim, çünkü oradaki insanların her birinin kimliği birbirinden apayrıydı: Tutucu insanlar da vardı, çağdaş olanlar da; durumu iyi olan da vardı, durumu kötü olan da... Dert insandan olunca herkes sadece insan kimliğini alıp gelmişti, gerçekten de herkes eşitti.

Birçoklarının aksine buradaki insanlar bu kez bencil olmamışlardı; kendilerini düşünmüyor, yalnızca çocuklarını düşünüyorlardı. Kendilerinin nasıl olacağı değil, çocuklarının nasıl olacağı önemliydi onlar için. "Her şey Rabbimizden, söylenecek bir şey yok." diyeninden "Çocuğum iyi olsun da, onu kaybetmeyeyim gerisi önemli değil." diyenine kadar hepsinin tek düşündüğü şey çocukları idi.

O noktada artık, başkalarının ne diyeceği, ne tür sözlerle karşılaşacakları, kime ne açıklama yapacakları vs. vs. tüm bu soru(n)lar bir kenara itilmiş, hepsine göğüs gerilmiş ve cansiparane çocuklarının önünde yürüyen ebeveynler vardı.

İşte o ebeveynler gerçekten ebeveyndi. Öyle böyle ebeveyn de değillerdi, diğerlerinin aksine çocuk dünyaya getirmek değildi onları ebeveyn yapan; dünyaya getirdiği çocuğun hayata tutunmasını sağlamaktı. Ne kadar başarılı olduklarını/olacaklarını bilemem, ama onlarda çocuklarına her daim açık olan bu yüce gönül olduğu sürece gerçekten ebeveyn olacakları kesin.

Gerçekten ebeveyn olan, her şeyden önce çocuğum diyenlere naçizane bir teşekkürümdür. İyi ki varsınız! :))

24 Nisan 2015 Cuma

1915 acımız ve nefret saçan ağızlar

1915, öncesi ve sonrası... 1. Dünya Savaşı atmosferi, bağımsızlık hareketleri, isyanlar, çeteler ve hüzün dolu acılarımız...

Bugün burada hakkında yazacağım şey o günün acı olayları olmayacak. Ne bir tanım yapmaya gideceğim ne de "kim ne derece haklı" cinsinde kirli sorgulamalarda bulunacağım.

Bugün burada Türkiye'nin her onurlu yurttaşı gibi yapmamız gereken şeyi yapacağım. BİZİM acımızın yasını BİZ olarak tutacağım, bir Türk olarak Ermeni kardeşim ile kol kola, omuz omuza. Çünkü olması gereken budur.

Türkiye Ermenileri ve diğerleri olarak ikiye ayırmak ve saflar oluşturup bunları birbirine çarpıştırmak ne denli ahlakî, ne denli insanî olabilir ki?!

OLAMAZ. Bugün o ya da bu şekilde, geçmişin kanlı günlerini bugüne taşıyarak yaramızı kaşımak ve kanatmaya çalışmak tek kelimeyle ahlaksızlıktır, insanlık dışıdır.

"Senin tuzun kuru; sen katledilmedin, senin ailelerin öldürülmedi, sürülmedi..."

Ben eğer insan isem benim ırkım olmaz, ben eğer eşit isem benim ırkım olmaz, ben eğer yurttaş isem benim ırkım olmaz...

Öldürülen herkes benim insanım, benim eşitim, benim yurttaşımdır; ve bugün yaramızı kaşımaya kanatmaya kalkışanların aksine ben acıları ırk, millet, din, dil diye ayırmam. Hiçbir zaman da onurlu bir Türkiye yurttaşı olarak ayırmadım. Çünkü ben öncelikle insanım.

"Sen de atıp tutuyorsun ortalığı boş bulmuşsun" diyebilirsiniz, küçümseyebilirsiniz de. Ama ben bunu o ortalıkta "Bazı yaralar zamanla iyileşmez" diyerek nefret saçan ağızların aksine gerçekten halkların ortak barış dolu geleceğini özümseyen biri olarak söylüyorum.

Nasıl mı?

O ağzı kanlı, dili kanlı, iğrençlerin aksine, ben bir Türk olarak Ermeni'lerle aynı sokakta yürüyor, aynı havayı soluyor, hatta aynı kaptan yemek yiyorum. Ben Ermeni dostlarımla birlikte yaşıyorum.

Gerçek acı sahibinin acısı bir gün değil, aklına geldiği her gündür.

Yazıklar olsun o acıları, diline pelesenk edenlere! Çünkü onlar acıyı paylaşmazlar. Çünkü acıyı paylaşan insan, ne yüreğine sığdırabilir ne de diline. Aklına her gelişinde boğazında bir düğüm oluşur. Dili dolanır. Konuşamaz.

"Katliam var, zulüm var, kan var" diye bağırarak, insanların hislerini yoksayarak ortalıkta gezinen "sözde solcu"lara dikkatli bakın. Onlar kadar sahte başka insan bulmanız neredeyse imkansızdır. Onların ne duyguları vardır ne de acıları hissedebilecek kalpleri.

Bir solcu düşünün ki halkların arasını açsın. Bir solcu düşünün ki halkları karşı karşıya getirsin. Bir solcu düşünün ki kandan beslensin. Bir solcu düşünün ki -rahmetli Hrant Dink'in de yakındığı gibi- emperyalizmin arenalarında dövüştürdüğü gladyatörler misali halkları dövüştürsün, ağzından salyalar saçan kirli emperyalizme hizmet etsin.

Onlar solcu olamazlar; çünkü onlar yalnızca saldırmayı, nefret saçmayı ve kanatmayı bilirler.

Soruyorum sizlere: Bir yarayı kaşımanın, sürekli durup durup insanların gözüne sokmanın, halklara ne gibi yararı olabilir ki? Benim dün doğum yapan, bugün evine gidip onunla birlikte sevincini paylaştığım Maria ablamla aramdaki muhabbete ne gibi bir yararı olabilir ki acıları dillendirmenin?! Acıya sahip çıktığını söyleyenlerin, acıdan burnu sızlamadan, boğazı düğümlenmeden acıyı dillendirmesi mümkün müdür?!

Mümkün değilse, bunlar kimdir? Neyin peşindedir? Neyin çığırtkanlığıdır bu?

Bir iyilik yapmak istiyorsanız artık nefret saçan ve halkların arasını bozmaya çalışan o iğrenç çenenizi kapatın! Çünkü ne ben ne de Maria ablam, ne de artık barış dolu yarınları birlikte omuz omuza inşa etmek isteyen güzel insanlar, sizin burnunuzu sızlatmayan BİZİM acımızla oynamanıza izin vereceğiz!

Ermeni dostlarıma ise sözümdür, "sizin acınızı paylaşıyorum" diyemem; çünkü "siz" değil hep beraber "biz" varız, "bizim acımız" var. Acımızın yasını birlikte tutacak birlikte barış dolu geleceğimizi yeniden kuracağız.

Bağırarak değil, gönülden söyleyince anlamı olur: "Nefrete inat, yaşasın hayat!"

27 Mart 2015 Cuma

bu kez babam için

Bu kez babam için yazdım, hem bayağıdır özel bir şeyler de yazmıyordum değişiklik oldu. Biraz duygulu bir yazı olabilir. Her ne kadar dikkat etmeye çalıştıysam da umarım ajitasyon olarak görmezsiniz. İyi okumalar. :)

 

Babam hakkında çok fazla bir şey yazmadım, gerçi babalar söz konusuysa ne kadar çok şey yazılabilir ki? Çoğu muhabbetimiz yüzeysel, detaysız; içtenlikten uzak, bizden uzak... Herkesin böyle midir ya da genelde böyle midir? Hiçbir fikrim yok, ama bizde böyle. Belki de gizlemek zorunda gördüğüm eşcinselliğim yüzünden kaçıyorumdur, bu yüzden de yüzeysel kalıyordur konuşmalarımız. Kim bilir?

Bugün nedense babama karşı oldukça duygusalım. Sanki o ataerkil, yer yer bencil ve kompleksli adam değil de bir başkası varmış gibi karşımda. Belki de telefonda duyduğum sesindeki yorgunluğu ve sıkkınlığı derinlemesine hissettiğimden böyle duygusallaştım, bilemiyorum.

Her ne kadar "artı" şeyler bizde annem tarafından karşılansa da temel ihtiyaçlarımız babamdan sorulur; faturasından yiyeceklere, eve alınacak diğer şeylere kadar her şey babamın eline bakar. Bu yüzden evi babam geçindirir desek çok da yanlış olmaz. Eve gelirken yanında getirdiği bir somun ekmek, o yaşına rağmen halen haftanın her günü dükkanında bir başına çalışarak döktüğü alın teri sayesindedir. Düşünüyorum acaba ben öyle bir monoton hayatı sürdürebilir miydim? Öylesine yalnız, öylesine heyecansız, öylesine -mış gibi... Gözlerim doluyor elimde değil. Yanıt ise belli.

Aslında o kadar haksızlık ediyorum ki babama; her ne kadar ideal bir kişilik olmasa da bir baba için, elinden geleni yapan bir baba. Onun gözünden hayata bakınca aslında hiç de hak etmiyor bu yaşadıklarını. Ama dışarıdan öylesine müstahak ki. Keşke bizim gözümüzden olan hayat ile başkalarınınki örtüşebilse, belki ortayı bulabilirdik. Keşke, yine keşke ve sonsuz keşkeler...

Ailelerimiz bize en çok şey sunan ve bizden kişisel olarak en az şey bekleyen kimseler. Evet hiçbir zaman ideal olamazlar, ideal değillerdir. Ama biz ne kadar ideal olabildik ki? Her gün yüzlerce önemsiz, hatta gereksiz insanın kaprisini çekerken bizlere en çok değer veren ve bir şekilde sürekli hizmet eden ailemize ise yeri geldiğinde bir-iki kelamı bile çok gören bizler, ne kadar idealiz? Onlar gittiğinde belki de geride hiçkimse kalmayacak sahici olan, ama önemsiz insanlar istemediğimiz kadar.

Bu akşam sanırım şanslı günümdeyim, henüz onları yitirmeden bunun farkına vardım; biliyorum bu farkındalık uzun sürmeyecek, belki bir hafta belki de birkaç gün... Hem onca anlayışsızlığın, duyarsızlığın ve bencilliğin ardından insanın içinden koşup boyunlarına atlayası da gelmiyor doğruya doğru. Ama yine de, dilimizden eksik olmuyorsa ve sürekli başkalarından bekliyorsak bizim de göstermemiz gerekmez mi? Hani "gerçek sevgi karşılıksız olan" idi?

Dünyaya gelmemi ve bugünleri görmemi sağlayan aileme ve özellikle de bugün bana bu yazıyı yazdıran babama sevgiler... Her ne kadar okuyamayacak olsalar da... :')

16 Mart 2015 Pazartesi

ataerkil gurur ve erkek terörü


Televizyonda zaplarken bir haber kanalında yine nafile bir tartışmaya denk geldim. KJ'de ise "Erkek şiddetinin temeli ne?" Yanıtını bulmak şöyle dursun, program yalnızca kadınlardan oluşuyor olsa da erkek baskısına karşı bir araya gelip güçlü bir duruş sergileyebilecek güçlü tek bir ses oluşamadı. Kimileri mağduru oldukları sisteme halen arka çıkma gayreti içinde kıvransa da neyse ki doğruları çatır çatır konuşabilen direnen kadınlar da vardı. Elbette yayını bu halinden dolayı eleştirmek pek doğru olmaz, çünkü mevcut Türkiye'nin bir yansıması sonuçta.

Neyse biz sorumuza geri dönelim, "Erkek şiddetinin temeli ne?" demişlerdi. Yanıt veriyorum: Gurur. Evet, bu şiddetin temeli tek kelimeyle gurur.

Daha anlaşılır olması için biraz daha öncesinden başlayalım konuya. Doğumundan ölümüne kadar bu topraklarda yaşamış olan erkeklerin çoğunluğu -hemfikir olsun/olmasın- "kendisine hizmet edilmesi gereken", "el üstünde tutulması gereken", "üstün insan" saçmalıklarına maruz kalmış ve bu düşünceler adeta beynine kazınmıştır. Gelgelelim bu zırvaların, insan hakları temelinde çağdaş dünyada kabul gören herhangi bir karşılığı bulunmamaktadır. İster kabul edin, ister reddedin ama kadın-erkek eşittir. Bu kadar net.

Şimdi bazıları çıkıp "efendim ne münasebet erkeğin kas gücü fazladır, erkek daha mantıklıdır, sistemin beynidir" gibi doğru/yanlış birçok basmakalıbı savurmaya başlayacaktır. Ancak bunların hiçbiri, kadının erkekten daha aşağı bir varlık olduğunu ve bu yüzden eşit olmadıklarını göstermeyecektir. Diyelim ki onlar haklı olsun kadın-erkek eşit olmasın, bizlerin bu eşitsizliği kabul edip de buna göre bir muamelede bulunmamız söz konusu dahi olamaz. Çünkü tek hakikat, insanların seçimi dahilinde olmayan bir durumdan dolayı haklar bazında kısıtlanamayacağıdır. Bu nedenle eğer ki biz kadın-erkek eşittir demişsek, bu, bireylerin cinsiyet temelinde ayrımcılığa maruz bırakılamayacağını kastettiğimizdendir. Yoksa kimsenin derdi, erkekteki kas kütlesi ile kadındakini kıyaslamak vs. değildir.


Kadın-erkek eşitliği meselesini halledebildiysek, artık sorumuzun yanıtına geri dönelim. Evet bu ülkede erkek hep pohpohlanan olmuştur. Bu eşitsizliğin sorumlusu olan ataerkil sistemi halen ve halen savunarak erkeğin egosunu şişirmiş durumdayız. Egosu şişirilen erkeğin, gerçekle yüzyüze kaldığında karşısında var olanın eşit bir kadın olduğunu fark etmesiyle yaşadığı buhranını bizler "kadına şiddet" olarak görmekteyiz. "Ya çok soyut oldu bu da Geylesofçum anlayamadık" diyenlere hemen birkaç örnek vereyim:

Eşit kadın, kocası ile evli kalmak için artık geçerli bir neden görmediği an hakkı olan boşanmayı dile getirir; ancak erkek bu konuda hemfikir değilse hemen ataerkil sistemin kendisine sunduğu "üstün insan" egosu ile bu durumu kendine yediremez; evet karşımıza çıkan "gurur"dur, gurur yapar; ardından engellemek için en kolay yöntem olarak gördüğü şiddete başvurur ve... Merhaba (!) #ErkekTerörü.


Bir diğer örnek: Eşit kadın işten eve yorgun gelmiştir; her ne kadar takati kalmasa da mutfağa girer ve sofrayı hazırlamaya koyulur; ancak yorgunluğun da verdiği ağırlıkla sofrayı kurması uzun sürer; koca yine bir "ataerkil gurur" ile "nasıl olur da sofra halen bu saate kadar hazır olmaz" diyerek -öhüm öhüm ataerkilliği benimsemiş dostalarım için burada bir "kör kör parmağım gözüne" diyor ve daha açık yazıyorum "nasıl olur da sen, kadın, erkek olan bana vaktinde hizmet edemezsin, nasıl gecikebilirsin, ne haddine senin" diyerek- kadına sözlü şiddette bulunur; eğer ki kadın, hakkı olan eşit muameleye inancı gereği bu zulme sesini çıkarır ise bunun fiziksel şiddete dönmesi işten bile değildir; yine ataerkil gurur devreye girer, "sen nasıl bana sesini çıkarırsın" diyerek... Hoşgeldin (!) #ErkekTerörü.

www.umitkaralar.com/project1.html 
Fotoğraf: Ümit Karalar, Model: Doğa Rutkay

Örnekleri daha da arttırabiliriz. Ama utancımızı yüzümüze vurmaktan başka bir işe yaramayacaktır -ki böyle giderse kimsenin bu yazdıklarımdan utanacak erdemlere sahip kalacağını da tahmin etmiyorum ya. Yine de olumlu düşünmek istiyor ve "dilerim erdemli insanlar bu ülkede de varlığını sürdürür" diyorum.

Bizler bu ataerkil sistemi sürdürmekten vazgeçmediğimiz sürece, erkeğin üzerine yüklemiş olduğumuz bu iğrenç "ataerkil gurur", gerçekle örtüşmediği ve çıkmaza girdiği her an kadına yönelik baskıya, şiddete ve erkek terörüne dönüşecektir; bizler ise halen "acaba erkek şiddetinin temeli nedir" diye sorulan televizyon programlarını izlemek zorunda kalacağız.

Bu arada "Dünya cinsiyet eşitliğinde nerede? Biz neredeyiz?" sorusuna yanıt olması açısından küçük bir haber paylaşayım:

Geçtiğimiz hafta içinde ABD Dışişleri eski Bakanı Hillary Clinton, görev süresi içinde e-postalarını devletin kendisine sunduğu güvenli hesap yerine kişisel hesabından göndermesi nedeniyle ABD gündeminde 'sansasyonel durum' olarak yer aldı ve bunun üzerine basın açıklaması yaptı. Açıklama sonrası sorulara yanıt veren Clinton'a bir soru da TRT muhabirinden geldi, "Eğer erkek olsaydınız bu kadar eleştirilir miydiniz?" sorusu üzerine gerek ana akım medya gerekse sosyal medya aracılığıyla çok sayıdan ABD'liden tepkiler yağmaya başladı: "Oha bu muhabir 90'lardan mı gönderilmiş" ve hatta "Türk muhabirinin aptal sorusu" gibi şeyler yazıldı... Ancak muhabir ne aptaldı ne de 90'lardan gönderilmişti, tek sorun 2015 Türkiye'sinde yaşamasıydı.

17 Şubat 2015 Salı

ikiyüzlü ayrımcılık içinde yaşayabilmek

 

Bu aralar kendimi hiç olmadığım kadar azınlık hissediyorum. Can sıkıcı olan kısmı ise kişiliğimin içinde bulunduğum duruma hiç uygun olmaması. Çünkü benim irademin dışında doğuştan sahip olduğum tuhaf bir kişiliğim var. Bazı konularda doğrularıma sıkı sıkıya bağlıyımdır ve isterim ki etrafımda da bunları oldukça sık görebileyim. Göremesem bile tam tersi bir durumla içli dışlı olmayayım, mümkünse benden uzak olsun.

İşte böylesi tuhaf bir kişiliğe sahip birinin çevresinde bu kadar çok "hayır bakın öyle değil" diyeceği kimsesinin olması bunu uygularken değil, zihninde düşüncesi dolanırken bile gayet yorucu oluyor.

Hangi biriyle uğraşabilirsin ki? Yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insan cinsiyetçi, ırkçı, cinsel yönelimci, dinci veya mezhepçi... Sürekli bir ayrımcılık söz konusu. İşin tahammül edemediğim kısmı ise sözde ayrımcılık karşıtı olanların uygulamada ise ayrımcılıkta başı çekiyor olmaları:


Bir tanesi kadın olarak kendilerine daha fazla hak verilmesi gerektiğinden bahseder, ama ertesi gün kadının kocasından daha az maaş alması gerektiğini, çünkü erkeğin onurunu kıracağını, kadının yerinin erkeğin yanı olduğunu önüne geçmesinin yanlış olduğunu söyler... Önce erkeği kendisinden üste çıkarır sonra da aşağılık kompleksine girer...

Başka biri cinsiyetçiliğin yanlış bir şey olduğunu ve insanlara yaklaşırken kadın veya erkek diye bakılamayacağını söyler, ama sonrasında muazzam bir genelleme ile erkeklerin kadınlardan güçlü olduğunu bu nedenle erkeklerin kadınları kollaması gerektiğini, kadınların muhtaç varlıklar olduğunu söyler...


Bir diğeri tektipçiliğin yanlış bir şey olduğundan bahseder, ama bir erkeğin nasıl olması gerektiğini veya bir kadının nasıl olması gerektiğini belirleyen toplumsal cinsiyet kalıplarının var olması gerektiğini savunur...

Başka biri çıkar ırkçılığın çok kötü bir şey olduğunu söyler, sonrasında ise "şunlar da her yeri sardı inanır mısın, filanca şehre bile yerleşmişler, ülkeyi ele geçirdiler" gibi sözler sarf eder...


Diğeri de inançlarına saygı duyulmadığından dem vurur, ama iş başka birinin inancına veya inançsızlığına gelince "hadi ya neden benimle aynı şeye inanmıyorsun bak çok üzüldüm senin adına, ama sakın seni kınadığımı düşünme, sorun yok" gibi talihsiz ve bir o kadar da saygısız açıklamalarda bulunur...

Benzer bir şekilde bir diğeri inanç özgürlüğünden bahsedip sonrasında tanımadığı kimseler hakkında "filanca mezheptekiler de şöyle şöyle sapkınlıklar yapıyorlarmış, zaten onlar her türlü cezayı hak ediyor çünkü benim gibi inanmıyor" diyecek kadar da ileri gider...


En gülünç olanı ise bizler -yani eşcinseller- arasındaki bir grup insan: Sürekli heteroseksüel çoğunluğun kendilerini cinsel yönelim farkı yüzünden baskıladığından söz eder sonra da gider kendi aralarında "ay o biseksüelmiş yalnız, onunla ciddi bir şeyler düşünecek değilsin ya, aldatır o seni saçmalama sakın" diyerek biseksüelleri dışlar...

Benzer şekilde kendi kendini dışlayan başka bir kesim ise translar arasındaki bir gruptur: Natrans bireylerin kendilerine ayrımcılık uyguladığını ve toplumdan dışladığını söyler ama ardından sosyal çevresinde başka bir trans birey görmek istemez, mümkünse eşi de natrans olmalıdır vs. vs...

Bunların yanlış ve bir o kadar da tutarsız davranışlar olduğunu anlatmaktan yoruldum. Yorulmak bir kenara dursun boşa çekilen kürek misali uğraşlarımın sonuç getireceğine dair umudum var mı, pek emin değilim. Bu durumda ne kadar çaba gösterebilirim ki?!

Peki neden azınlık hissediyorum? Çünkü nereye baksam herkes bir şekilde bu saydıklarımı yapıyor, en yakın arkadaşımdan tut, en benden alakasız olup görmek zorunda kaldığım insana, hatta aileme kadar çok sayıda insan... Uzaktan görseniz birçoğundan da böyle bir şey ummazsınız.

Velhasıl ayrımcı olmayan bir adım öne çıksın. Çünkü şu dünyada az olduğumuz kadar da değerliyiz. Her ne kadar kendimizi yalnız hissetsek de "ne biçim dünya bu" da desek azınlık da kalsak, o kadar da yalnız değiliz. En azından temennim bu yönde. :))

Vicdanların azınlık kalmadığı yarınlar görebilmek ümidiyle...

7 Şubat 2015 Cumartesi

açılma öykülerim: yine bir dost

İlk açılmamdan yaklaşık 4 yıl sonra yine bir dost... İyi okumalar. :))


Bugün size bir açılma öykümü daha aktaracağım; çok yakın bir kız arkadaşıma daha açıldım. Her ne kadar buluşmamızın en başından beri bu fikir aklımda olsa da zamanlama bakımından oldukça ani bir karar almış oldum.

Uzun zamandır görüşemiyorduk, stajlar, bayramlar seyranlar vs. derken koca bir yazı geride bırakmıştık. E haliyle birbirimizi özlemiştik. Beni aradı ve staj sonrası bir şeyler yapalım mı diye sordu. Ben de zaten dünden razı, hızlı bir şekilde duş aldıktan sonra yola koyuldum. Henüz `radikal karar´ımı alalı 3-4 gün olmuştu. Madem görüşmek istiyordum açılmam gerekliydi, sonuç ne olursa olsun. Yol boyunca bunları düşündüm durdum. Ancak nasıl yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bu diğer açılmam gibi değildi, bu kez yüzyüzeyken söylecektim.

Sonunda buluşma yerine vardım ve nerede olduğunu öğrenmek için aradım. Bir mağazada kıyafet bakıyordu yanına gittim, sarıldık, koklaştık vs. derken muhabbet başladı. İlk soru: "Feysbuk'unu kapatmışsın, neden?" :) Beklediğim bir soruydu ama henüz yanıtını veremezdim, o yüzden geçiştirdim.

Aslında soruyu duyduğumda yüzümde birden gülümseme oluştu çünkü içimdeki ses şöyle diyordu: "Açılma mı diyordun al sana açılma fırsatı!" :)) Tabii ki ayak üstü de söylecek halim yoktu olmadı.

Daha sonra birlikte kahve içmek için bir yere oturduk. Burası açılma için çok daha uygun bir ortamdı; ayak üstü değildi, başbaşa konuşabilecektik. Kahvelerimizi söyledikten sonra yeniden bir sohbet aldı başını gitti. Sohbet sırasında sık sık kadın-erkek ilişkisi geçiyordu. Normalde rahatça geçiştirdiğim bu tarz muhabbetlerde bugün ise `kendim olacağım´ psikolojisi ile çok daha tedirgindim ve sürekli de açılmalık fırsatlar geliyordu: Ya Geylesof neden sevgilin yok anlamıyorum. Mesela bugün dikkatimi çekti, onca erkeğin içinde sen daha dikkat çekiyorsun, hoşsun... Neden biri yok ki?" :))

Yine güzel bir orta. Gözler Geylesof'un üstünde. Gol müüüü??? Öhüm öhüm bu da gol değil. :))

Gün sona ermişti, ama ben halen açılamamıştım. Bir hamle yapmalıydım, ayrılacağımız sırada onu evine bırakmayı teklif ettim. Kabul etti ve birlikte evine kadar yürüdük. Yürürken bir yandan da konuya nasıl başlayacağımı düşünüyordum.

"Ne olursa benimle arkadaşlığını sona erdirirsin?" diye sordum. "Hımm bilemiyorum niye arkadaşlığını bitirmeyi mi düşünüyorsun?" dedi, anlaşılan böyle bir soruyu hiç beklemiyordu, haliyle şaşırmıştı. Yalnızca öğrenmek için sorduğumu söyleyince, "Valla bugüne kadar bana karşı bir zararını görmedim Geylesof, eğer çok büyük bir zararın da olmazsa seninle arkadaşlığımı bitirmek istemem" dedi. Olumlu bir tavırdı aslında ama nedense yeterince tatmin olamamıştım. Çünkü konunun cinsel yönelimle ilgili olacağını hiç tahmin etmeyerek bu yanıtı verdiğinden emindim. "Hayır öyle değil, yani yalnızca benimle ilgili bir durum olsa... Yani seninle ilgisi olmasa..." dedim, öyle olunca daha da rahat bir şekilde "Hee o zaman beni ilgilendirmez zaten" dedi. :D Bunun duyunca biraz komik geldi tabii, sanki 'ne halin varsa gör' dermiş gibi. :D Ama onu kastetmemişti olumlu anlamda söylediğini belirtti, "Biliyorsun benim kişiliğimi ben de azınlık bir kesimdeyim şu ülkede zaten, her ne olursa olsun seni desteklerim ve yanında olurum" dedi. Biliyordum çok olumlu yaklaşıyordu sözleriyle ama benim aklımdaki tedirginlik nedense halen devam ediyordu. Aşırı derecede zorlanıyordum, bir türlü konuya giremiyordum.

Sonunda gözlerimi diktiğim yola bakmayı kestim ve bir cesaret başımı çevirip yüzüne baktım, göz gözeydik, "ben erkeklerden hoşlanıyorum" dedim.

Tepkisi şöyle oldu:

"Tamam? Ne yapabilirim senin için?" o.O

Belli ki hiç beklemiyordu, şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemiyordu.

Açıldığım kişiler hakkında biraz bilgi verdim. Bunun benim kararım olmadığından bahsettim. Zamanında çok zorluklar yaşadığımı ama şimdi kendimi daha iyi hissettiğimi söyledim ve yolu böyle tamamladık.

Eve vardığımda ondan aldığım kısa mesajda şunları yazmıştı:
"Bunca yıldır seni rahatlatacak bir arkadaşın olamadığım için özür dilerim. :/ Bu daha çok bağladı beni sana, yani paylaştığın bir arkadaşın olabilmek beni onurlandırdı diyebilirim. Kesinlikle her şeye açığım ve destekteyim. :) Çocukluktan beri arkadaşız en yakınlarımdansın. Bu kesinlikle normal bir konu ve normal bir şekilde devam edeceğiz. ;) Sadece en son çare olarak yakışıklı Geylesof'çuğumla evlenemeyecek olmak beni üzmüştür en fazla. :D haha şaka tabii ki. :D Aynen devam edeceğim ben tabii ki de arkadaşlığımıza sonsuza kadar. :)"

Bir açılma öykümün daha sonuna geldik efenim. :)) Dilerim sizin açılma öyküleriniz de en az benimki kadar güzel bir sonla başlar. Başlar diyorum çünkü bu aslında yepyeni bir öykünün başlangıcı. :))

Herkese kendisi olabildiği bir hayat dilerim, çünkü hayat böyleyken anlamlı. :))


Not: Yazıda geçen `radikal karar´ konusunda ayrı bir yazı yazacağım. :))

3 Şubat 2015 Salı

keşke mi demeli? yoksa iyi ki mi?

Ah keşke, keşke ah... Aşk? Tekrarlanan sözler, sözcükler... Bitmek bilmeyen sonu gelmeyen...

Hayatta en sevmediğim sözcük sanırım "keşke". Yapmak isteyip yapmadıkların, olmasını istediklerin ama olamayanlar... Hayaller, planlar ve düşler ile gerçekler, koşullar ve gizemler arasındaki tutarsızlıktan doğan lanet bir sözcük. Kim istemez ki bir çırpıda örtüşsün düşler ve gerçekler, ama olmuyor işte. Her zaman her şey planlandığı gibi gitmiyor.

"Sevdiğim" diyecek halim yok, nesini tanıdın nesini biliyorsun diye sorarlar adama, ama hoşlandığım biri vardı. En azından öyle gibiydi. Ancak karmaşa karmaşa ve daha fazla karmaşa içinde -püf- uçtu gitti. :) Kimilerine göre çok da iyi oldu, kimilerine göre ucuz atlatılmış bir maceradan ibaretti, ama yine insan o lanet sözcüğü düşünmeden edemiyor: Keşke...

Keşke tanısaydım, deneseydim, olsaydı, falan filan, falan filan...

Tekrardan düşler aleminden gerçek hayata dönüş yapıyorum. Bu sefer çok sevdiğim bir sözcük karşılıyor beni: "İyi ki" :)

İyi ki bu yolculuğa hiç başlamamışım, tanımamışım, denememişim, ileri gitmemişim, kalbimin kırılmasına neden olmamışım...

İşte hayat "keşke"ler ve "iyi ki"ler arasında gidip gelen mutsuz veya mutlu olmayı seçtiğimizin göstergesi olan şu iki sözcükten ibaret.

Ben mutlu olmayı seçiyorum ve bu yüzden yola "iyi ki"lerimle devam ediyorum. Belki kendimi avutuyorum ama, "keşke"lerimle kontrolüm altında olmayan şeylere üzülüp arkama bakmak yerine "iyi ki"lerimle değiştirebileceğim bir geleceğe bakıp mutlu olmak en akılcı seçim olsa gerek.

İyi ki yazdım rahatladım. :)

22 Ocak 2015 Perşembe

açılma öykülerim: ilk açılmam

Açılma Öykülerim, başlığı altında kendi açılma sürecimi aktaracağım. Elbette bu tamamen bir açılma değil, belli ölçülerde açılma. İşte ilk açılmam. :))


İlk açılmam liseden bir arkadaşa oldu. Liseden günümüze devam eden bir kardeşliğin de belki de benim tarafımdan atılan ilk adımı bu oldu. Çünkü kendim oldum.

Onunla daha önce de eşcinsellerin yaşadıkları sorunlardan ve dışlanmalardan konuşurduk. Yani bu konuda desteği her zaman vardı ve LGBTİ ayrımcılığına karşıydı. Bunu gördükten sonra acaba o da lezbiyen mi diye düşünmedim değil. :) Çünkü bu tür şeyleri savunabilmek için LGBTİ olmak gerekir diye düşünüyordum o zamanlar.

Bir gün Feysbuk'ta konuşurken yine bu tarz konular açıldı ve cesaret edip sordum: "Hiç kendi cinsinden hoşlandığın oldu mu". Yanıtı "hayır" oldu, doğrusunu söylemek gerekirse evet demesini bekliyordum. :) Tabii ben sorunca onun da sormak hakkıydı: "Ya sen?". Bir anlık tereddüdün ardından "Evet oldu" deyince tepkisi "hımm" şeklinde oldu. Sonrasında biseksüel olduğumu söyledim, belki de bunu kabullenmesinin daha kolay olduğunu düşündüm. Ama yine de içimi muazzam bir tedirginlik ve aynı zamanda da heyecan kaplamıştı. Sonuçta ilk açılmamdı, neler olacağını kestiremiyordum, ya başkalarına söylerse ya ifşa olursam korkusu da vardı. Sürekli yazdıklarıma olan tepkisinden olabilecekleri kestirmeye çalışıyordum. :)

Bundan yaklaşık bir 1-2 ay sonra filan, bir yerde başbaşa oturduğumuzda konusu açıldı ve tüm yaşadıklarımı anlattım; homofobik hakaretlere maruz kaldığım zamandan tutun da kendimi eve kapattığım utanç günlerime kadar yönelimimle ilgili aklıma gelen her şeyi. Bunları öğrenince sanki yeni açılmışım gibi oldu, çok daha içten tepki verdi. Gözleri doldu filan. "Ben hiç beklemiyordum böyle bir şeyi" tarzı bir tepki vermişti. Sanırım ondan sonra çok daha iyi anladı beni ya da bana öyle geldi, bilemiyorum.

O günden beri hem dostum hem de 4 yıllık sırdaşım ve ilk destekçim oldu. :) Eğer onun olumlu tepkileri olmasaydı belki de şu anda bu kadar çok kişiye açılmış olamazdım. İyi ki hayatıma girmiş ve onun gibi bir dosta sahip olmuşum. :))

18 Ocak 2015 Pazar

AD: Roşin Çiçek

Roşin Çiçek (1994-2012)

Roşin Çiçek, eşcinsel olduğu için aile içi şiddete maruz kaldığından evden kaçtı ve 2 Temmuz 2012'de babası ve amcaları tarafından yakalanıp tabancayla başından vurularak otoyolun kenarında ölüme terk edildi. Öldürüldüğünde henüz 18 yaşına yeni girmişti.


Babasının sözlü ve fiziki saldırısına maruz kalan Roşin, yaşadıklarına daha fazla dayanamayarak 2011 yılında 16 yaşındayken ilk kez evden kaçtı. Polise sığınan Roşin'in karakolda anlattıkları evden kaçma nedenini de ortaya koyuyordu:
"Kendimi bildim bileli öz babam Metin Çiçek'ten şiddet görüyorum. Babam beni sopayla, yumrukla dövüyor. Bıçakla üzerime yürüyor. Elime ve bacağıma çatal batırıyor..."
Roşin, polislerden kendisini yetiştirme yurduna göndermelerini istedi. Ancak 1 hafta sonra baba Metin Çiçek, rehabilitasyon merkezinden oğlunu alarak eve götürdü. Ardından Roşin 1 buçuk hafta sonra tekrar polise başvurarak şunları söyledi:
"Babam bana ‘Ailem rezil olmasın diye seni getirdim’ dedi. Ben kesinlikle aileme teslim edilmek istemiyorum. Ben erkek yetiştirme yurduna gitmek ve okumak istiyorum. Babamdan davacı ve şikâyetçi değilim."
Bu ifade Roşin'in kurtuluş mücadelesinin resmi kayıtlardaki son sözleri oldu.

Roşin'in ismi yaklaşık 1 yıl sonra polis kayıtlarına bu kez ‘kayıp şahıs’ olarak geçti. Baba Metin Çiçek, 1 Temmuz 2012 günü emniyete başvurarak oğlu Roşin'in kayıp olduğunu bildirdi. Ertesi gün ise Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi kavşağında bulunan ağır yaralı genç Roşin'di. Hastanede 2 günlük yaşam savaşını kaybeden Roşin'in otopsi raporunda, ‘baş kısmından bitişik atışla öldürüldüğü’ yazıyordu.

Emniyete ulaşan ihbar, gözleri Roşin'in babası ve 2 amcasına çevirdi. İhbarcı, baba ve amcaları tarafından kovalanan gencin, önce darp edildiğini ardından da bir otomobilin bagajında infaz edildiğini söyledi. Bunun üzerine baba Metin Çiçek ve amcalar Mehmet Alican Çiçek ve Şeyhmus Çiçek gözaltına alındı. Amcaya ait aracın bagajında kan izlerine rastlanırken, silah da amcalardan birinin evinde bulundu. Ancak ailenin 3 ferdi de cinayeti işlediklerini kabul etmedi.


Mahkeme süreci


09 Aralık 2012 / 1. duruşma

Amca Şeyhmus Çiçek, cinayetle bir ilgisinin olmadığını, yeğeninin cinsel yönelimini bilmediğini dosyada yeni öğrendiğini iddia etti. Ağabeyinin, yeğeni Roşin'in ortadan kaybolduğunu söylemesinin ardından ağabeyi ile aramaya çıktıklarını belirtti.

Tutuklu halde bulunan diğer amca Mehmet Alican Çiçek ise savunmasında, anne Gülten Çiçek'in kendisini aradığını ve oğlunun kaybolduğunu söylediğini belirtti. Bunun üzerine baba Metin Çiçek'i aradığını ve Roşin'i aramaya başladıklarını ifade eden amca, kendisinin de diğer kardeşi Şeyhmus Çiçek gibi Roşin'in öldüğünü cezaevinde duyduğunu iddia etti.

Roşin'in babası Metin Çiçek ise savunmasında, bir baba olarak buna yüreğinin dayanmadığını belirterek, söz konusu suçlamayı kabul etmediğini söyledi. Oğlunun ölüm haberini ise cezaevinde öğrendiğini, kardeşlerinin olayı kendisi ile ilgili olduğunu bundan dolayı da üstüne alması gerektiğini; ancak bunu kabul etmeyeceğini ifade etti.

Mahkeme heyeti, sanıkların kuvvetli suç şüphesi ve delilleri karartabilecekleri gerekçesi ile tutukluluk hallerinin devamına karar vererek, duruşmayı 18 Ocak 2013 tarihine erteledi.

18 Ocak 2013 / 2. duruşma

Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği'nin (SPoD) müdahillik talebi kabul edildi.

SPoD adına müdahillik talebinde bulunan Fırat Söyle, "Davada sanıklar bir çatışma halinde. Kimin öldürdüğünü bilemiyoruz. Dolayısıyla davaya müdahil olmamız hem suçluların ortaya çıkarılması ve en ağır şekilde cezalandırılmaları açısından hem de LGBT'lerin yalnız olmadığını göstermek açısından çok önemli" sözlerini dile getirdi.

2 Nisan 2013 / 3. duruşma

4 Şubat'ta görülmesi beklenen duruşma teknik bir sebepten ötürü 2 Nisan 2013'te görüldü.

Sanık yakınları ve davayı izlemek için adliyeye giden aktivistler arasında arbede yaşandı. Bunun üzerine hakim duruşma salonundaki herkesi dışarı çıkardı.

Duruşmada Roşin'in annesi, amcalar hakkında yaptığı şikayeti geri çekti.

Kaos GL'nin müdahillik talebi ise bir derneğin (SPoD LGBT) müdahilliğinin yeterli olması gerekçesi ile reddedildi.

30 Nisan 2013 / 4. duruşma

Anne Gülten Çiçek duruşmada yine çocuğun eşcinsel olmadığını söyledi ve LGBTİ derneklerinin kendilerine zarar verdiğini, LGBTİ bireylerin duruşmaya katılmasını istemediğini bağırarak dile getirdi.

Savcı davayla ilgili mütalaasında baba hakkında “alt soyu tasarlayarak öldürmekten” ağırlaştırılmış müebbet ve iki amca hakkında tasarlayarak öldürmek ve cinayete iştiraktan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istedi.

Siyah Pembe Üçgen'in ve Diyarbakır Barosu'ndan iki avukatın müdahillik talepleri ise reddedildi.


24 Mayıs 2013 / 5. duruşma

Duruşmada Roşin'nin annesi Gülten Çiçek, karakolda verdiği ifadelerin hiçbirini hatırlamadığını belirtti:
"Bu olaylarla her üç sanığın da alakası yoktur. Eğer oğlumu eşim öldürseydi, çocuklarımı cezaevine görüşmeye götürmezdim"

Baba Metin Çiçek ise bunun aksini ifade ederek kısmen de olsa doğruları söyledi:
"Oğlum 10 gün boyunca kayıptı. Diğer oğlum Batıkent Semti'nde olduğunu öğrenmiş. Onunla birlikte aramaya çıktık. Kendisini geç saatlere kadar aradık, ancak bulamadık. Daha sonra iki arkadaşına rastladım. Bana nerede olduğunu söylediler. Arkadaşlarıyla birlikte arabayla Roşin'i almaya gittik. Sonra arkadaşlarını bıraktık. Arabada onunla konuşmak istedim. Derdini, sorununu sordum. Bana küfürlü konuşmaya başladı. Arabanın arkasında oturduğu için benim boğazımı sıktı. Bana birkaç yumruk vurarak boğazımı sıktı.

Ben onu tedavi ettirmek istiyordum. Bana saldırınca ruhsatsız silahımın dipçiği ile kafasına vurdum. O sırada silah ateş aldı. Kaza ile kendisini vurdum. Kendisini Diclekent'te bıraktım ve eve gitttim. Roşin'i ben vurdum. Diğer kardeşlerimin bu olayla ilgisi yok. Bunları saklamamın nedeni eşimin beni boşayacağını söylemesiydi. Bu olay nedeniyle kalp krizi geçirdim. Eşimin benden boşanmaması için olayı gizledim. Yaptığımdan çok pişmanım. Bir babanın yapmaması gereken bir şeyi yaptım."

Ancak durum anlatılan kadar masum değildi. Baba Metin Çiçek'in ifadesinin ardından Roşin'in küçük kardeşi, duruşma salonunda ağlayarak her şeyi anlatmak istediğini söyledi. Aile bireylerinin tüm engelleme girişimlerine rağmen mahkeme söz hakkı verdi ve küçük kardeş her şeyi anlattı:
"Ağabeyim 10 gündür kayıptı. Biz onu aramaya çıktık. Daha sonra babamla bir yerde oturup simit yedik. Bu sırada amcam Şeyhmus, yanımıza geldi. Daha sonra amcamla birlikte aramaya devam ettik. Amcam bana, 'Ben sıkacağım sen suçu üstüne al. Bagaja koyup yolda atarız' dedi. Ben bunu kabul etmedim. Akşam evde yemek yerken amcam Şeyhmus, babama, 'bugün onun kafasına sıkacaksın, sıkmazsan yarın kendi kafana sık' dedi.

Babam banyo yaptıktan sonra amcam ile birlikte dışarı çıktılar. Akşam 1 sularında ağabeyimin bir arkadaşını aradım ve nerede olduklarını sordum. Bana yerlerini söyleyince durumu babama anlattım. Daha sonra ben uyudum, sabah babamın eve geldiğini görmedim. Sabah saatlerinde polisler eve gelince ben uyandım, amcam Şeyhmus'u çağırmaya gittim. Amcamın iki tabancası var. Evde arabanın paspaslarını gördüm. Paspaslarda hafif kan vardı, onları yıkayıp balkona asmışlardı.

Panikliydi, sonra odaya girip üstünü değişti. Birlikte arabaya bindik uzak bir yere gittik, kendisine ‘arabayı niye buraya bıraktık’ diye sordum. Bana ‘boşver, aracın plakası sahte’ dedi. Daha sonra bizim eve geçtik. Amcam Mehmet Ali ile karakolun kameriyesinde otururken ağabeyimin vurulduğunu öğrendik. Amcam ve ben bayıldık. Hatta amcam kendine vurarak feryat etti"
Bu sırada oğlunun ifadesini sık sık kesen anne Gülten Çiçek, "Şuuru yerinde değil. Ne söylediğini bilmiyor" diyerek tepki gösterdi.

Mahkemenin ara vermesi sırasında ise sanıkların yakınları adliye koridorunda gazetecilere tepki gösterdi. Gazetecilerin adliye binasından çıkmasını isteyen aile üyelerine polis izin vermedi. Bu sırada Roşin'nin annesine ait şu söz akıllara durgunluk veren cinsteydi:
"Eşcinsel olsaydı kendi ellerimle öldürürdüm. Siz bizi rezil ettiniz"
Yeni gelişmeler üzerine savcı mütalaasını yeniden hazırlamak üzere geri çekti.

LGBT Antalya Pembe Caretta tarafından gerçekleştirilen Roşin Çiçek eylemi

28 Haziran 2013 / 7. duruşma

Atamalar ve tayinler sebebiyle mahkeme heyeti değişikliği nedeniyle ertelendi.

15 Ağustos 2013 / 8. duruşma

Geçici mahkeme heyetiyle görülen dava, sanıkların tutukluluk kararının devamıyla ertelendi.

5 Aralık 2013 / 9. duruşma

Yeni mahkeme heyeti, Roşin'in ailesinin talebi üzerine, altı duruşma önce davaya müdahil olan SPoD'un “suçtan doğrudan zarar görme ihtimali bulunmaması” gerekçesiyle müdahilliğini geri aldı.


LGBTİ örgütlerinin Roşin için Galatasaray Meydanı'nda yaptığı kefenli eylem.

10 Şubat 2014 / 10. duruşma

Davaya müdahil olmak isteyen SPoD ve bazı LGBTİ örgütlerinin üyeleri ile CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal mahkemeye dilekçe verdi. Ancak mahkeme tarafından reddedildi.

Mahkemenin söz hakkı verdiği anne Gülten Çiçek, bunun kazadan ibaret olduğunu ve eşini serbest bırakmalarını istedi:
"Vicdan azabı çekiyorum. Bir kurşunla 3 kişi bir çocuğu nasıl öldürür anlamıyorum. Evlat acısı bambaşkadır. Oğlumun vurulduğunu duyduğumda yere yıkıldım. Bunun nasıl bir acı olduğunu anlatamam. Oğlumu o haliyle görünce yıkıldım. 3 evladımın üstüne yemin ederim ki bu bir kazadır. Sanıklardan asla şikayetçi değilim. Bir baba asla çocuğunu öldürmez. Mahkeme Başkanı olarak değil, bir baba olarak size yalvarıyorum. Çocuklarımı babasız bırakmayın. Metin ceza alırsa kendimi 14'üncü kattan atarım"
Roşin'in diğer kardeşleri ise babalarını geri istediklerini belirterek, "Bizim babamız evladını öldürmez. Şikayetçi değiliz" dedi.

Baba Metin Çiçek, çocuğunun sürekli evden kaçtığını ve onu geri götürürken bir kaza olduğunu belirtti:
"Batıkent sitesinde bir bayan vardı. Gidip oradan çocuğumu aldım. Çocuğumu psikoloğa götürecektim. Yolda giderken bana saldırdı. Boğuştuk, o sırada her zaman yanımda olan ruhsatsız silahın dipçiği ile kafasına vurdum. O sırada silah patladı. Çocuğu kaldıracakken kan gördüm ve dondum. Ben çocuğumu bilerek, planlayarak öldürmedim"
Amca Şeyhmus Çiçek ise, olayla bir alakası olmadığı belirtti:
"Benim bu olayla bir alakam yok. Yeğenimi aramaya çıktım. Suçlu olsam karakola kendim gitmezdim. Bu olayı tasarlayarak yapmak isteseydik, yolda bırakmazdık. Ailem ve ben çok perişanız"
Diğer amca Mehmet Çiçek de iddiaları reddetti:
 "Ben bu aileyi korumak zorundayım. Yeğenimi nasıl öldürebilirim? Biz öldürseydik daha önceden öldürürdük. Biz öldürseydik, götürüp denizde boğardık. Allah’tan başka kimse de görmezdi. Öldürseydik bulunduğu yere bırakmaz, başka yere götürürdük"
Avukatların savunmalarının ardından mahkeme kararını açıklamak üzere duruşmaya kısa bir ara verdi.

Mahkeme Kararı


Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 10. duruşmanın sonunda almış olduğu karar neticesinde baba Metin Çiçek'i 'üstsoy veya altsoydan birine karşı kasten öldürme' suçundan ağırlaştırılmış ömürboyu hapis cezasına; amca Mehmet Alican Çiçek ile Şeyhmus Çiçek'i ise 'kasten öldürme' suçundan ömürboyu hapis cezasına çarptırdı.

Mahkeme gerekçeli kararında uluslararası ve ulusal düzenlemeler göz önüne alındığında, bir kimsenin farklı cinsel yönelimleri nedeniyle yaşam hakkının elinden alınmasının hiçbir koşulda mümkün olmayacağını belirtti

15 Ocak 2015 Perşembe

mim: homofobi / transfobi

geysel notlarım'ın ilk mimi elbetteki sevgili Kaan Arer'den... Kendisine teşekkür ediyorum. :)) Mimi hazırlayan ise henüz yazılarına vaakıf olamadığım Nick Smorty. :) Emeğe saygı gereği anmamak olmaz dedikten sonra bir ara bloguna da uğramalıyım/z notuyla soruları yanıtlamaya başlıyorum. :))



Görsel güzel olunca haliyle kimse alıntılamaktan alıkoyamıyor kendini :))


─ Hiç homofobiye/transfobiye uğradınız mı?

Evet uğradım. :/ Fazla hatırlamak istemesem de birini yazayım: Henüz kendimi bile keşfetmediğim yıllarda dışarıdan beni anlayan sözde 'arkadaş'larım tarafından başta kendi aralarında alay konusu edilmiş, sonrasında ise civardaki herkesin duyacağı şekilde dalga geçilmiş ve yerin dibine girmiştim. Belki o zamanlar kendimi kabul etmiş olsaydım bambaşka bir tavır gösterebilir, hakaretlerine karşı utanç içinde ağlamak yerine kendimi savunabilirdim. Buradan, her daim arkamı kolladığını iddia eden anneme sevgilerimi yolluyorum. ;)

─ Peki, hiç homofobik/transfobik davranışlarda/söylemlerde bulundunuz mu?

Evet ne yazık ki bulundum. O zaman bunun homofobi olduğunu bilmiyordum ama yaşıtım olan daha narin (kadınsı demeyi sevmiyorum) bir çocuğa yönelik böyle davranmıştım. Utanç içindeyim şu anda. :/ Halbuki çocukluk aşkım bile olabilirmiş hee, akılsız başım. :D

Eğer o çocuğu saymazsak -ki o zamanlar gerçekten de çocuktuk- benim en büyük homofobim kendime oldu. Sürekli kendimi çevremdeki homofobiklerden de yardım almaya çalışarak değiştirmeye çalıştım. Her şey değiştiğinde bir tek içimdeki masum BEN kalmıştı. Hırpalanmış, üstü başı dağılmış karanlık içinde yalnızlığa itilmiş tek başına bir BEN. Zaten onu o halde görünce yaptığımın ne kadar yanlış olduğunu anladım ya.

Sanırım bu kadar homofobi sorunuz için yeterli olmuştur. :))

Unutmadan transfobiyle ilgili olarak da... Hiç transfobik tepkim olmadı. Zaten görebildiğim tek trans birey Bülent Ersoy'du, o da zaten normaldi (yani ee ne olmuş kafasındaydık). Kendimle barıştıktan sonra ise zaten böyle bir tavrımın olması imkansızdı, o yüzden hiç olmadı. :))

─ Bir LGBTİ tarafından homofobi/transfobi yapılabilir mi?

Yapılabilir mi derken eğer kastedilen şey olasılıksa yanıt: Evet (Bkz: Üstteki eski ben dahil bir grup zavallı :))

Ancak kastedilen şey, "bu durum kabul edilebilir mi" ise o halde elbette hayır! Bu kesinlikle kabul edilemez. Bu ancak bencil veya gerizekalı bir beyinin ürünü olabilir.

Kişi bencil bir karaktere sahip ise -karakterin de değiştirilemez olduğu önkabulü ile- bu tip insanları görmek mümkün. Çünkü kendisinin başına gelen her aşağılanma, hakaret ve küçük düşürmeyi yalnızca kendi başına geldiğinde umursayan bir anlayışa sahiptir. Pek fazlasını bekleyemezsiniz bu tip insandan. Kendi haline bırakın bir kenarda tek başına geberip gidecektir, fazla dokunmayın.

Gerizekalı ise de kendi başına akıl edemez bazı şeyleri. Ne gibi şeyler bunlar derseniz. Bu grup insanımız ise normal bir birey gibi "yahu benim de başıma geliyor ve bu durum elimde değil, e onların da benden farkı yok o halde nasıl böyle homofobik/transfobik davranabilirim ki? bu doğru değil" şeklinde düşünmesi gerekirken düşünemez. O yüzden de etraftan yardım almaları şiddetle tavsiye edilir. Eğer ısrarla "yok ben homofobik/transfobiğim" diyorsa bencile yaptığınızı ona da yapın. Zaten bu zeka ile doğal seçilim sonucu doğa tarafından elenmeleri beklenmektedir. :))

─ Homofobik/transfobik söylemlerle karşılaşınca ne yapıyorsun?

Kişisine göre ve benim de içinde bulunduğum ortama göre değişiyor. Eğer çoğunluk homofobikse ses çıkarmak o kadar kolay olmuyor. Bu gibi durumlarda "ben pek katılmıyorum fikrinize" veya "hiç hoş değil bence" gibi bir memnuniyetsizlik tavrına bürünürüm. Eğer konuşabileceğim bir ortamsa zaten bunları doğrudan belirtirim.

Ama bunu yakınlarımdan biri yapıyorsa söylediğinin yanlış olduğunu gayet açık bir şekilde anlatıp kendisini ikna ederim -geçmişte yapmış mıydım evet yaptım.

Geri kalan yakınlarımın ise çoğu beni bildiğinden homofobik/transfobik değiller onlarla açık açık konuşuyoruz bu konuları zaten.

─ Ailene/arkadaşlarına açıldığında fobik durumlarla karşılaştın mı?

Karşılaştım. Arkadaşlarımdan hiçbirinde denk gelmedim ama annemde geldim. Açıldığım an ilk başta gayet olumlu bir şekilde "o zaman gidiyoruz bu ülkeden başka bir yere taşınıyoruz, yapamayız burada" gibi bir tavırla karşılamasına rağmen (cennetteyim sanmıştım :D :D ) sonrasında baya homofobik tavırlar takınmıştı. Günümüzde ise ne homofobik ne de değil, ikisi arası bir çizgide halen kabul edebilmiş değil.

Babam ise damlatan sürahiye bile 'ibne' diye küfreden biri. Onun için yanıt vermeye gerek bile yok. ;)

─ Bu konudaki son sözlerin?

Son olarak diyebileceğim şu ki siz siz olun kimseye önyargıyla yaklaşmayın, peşinhükümlü olmayın! Özellikle de kendinize! Her şeyi sorgulayın sorgulamaktan asla vazgeçmeyin!

Bu dediğimi yaptığınızda homofobi, bifobi, transfobi ve hatta ırkçılık dahil daha birçok yanlış tutumdan sorgulayıcı bu yaklaşımla kurtulabilirsiniz. Çünkü size doğru yolu gösterecek tek nesnel şey akıl ve bilimdir, o yüzden aklınızı kullanmaktan vazgeçmeyin!

─ Kimleri mimlemek istersin?

Çok fazla tanıdığım blogger yok, olanlardan Kaan'ı ve Tiffany'yi mimlemek isterdim ama zaten yanıtladılar (bkz: Homofobi / Transgobi *MiM* ve Bilinçlendiren MİM) O yüzden ben deee... yanıtlamayı ne kadar ister bilmesem de yol arkadaşımız Nakhar'ı mimliyorum. :))

10 Ocak 2015 Cumartesi

AD: İsa Şahmarlı

İsa Şahmarlı (1994-2014)

İsa Şahmarlı, LGBTİ hakları savunucusu bir Azeri eşcinsel. 23 Ocak 2014 tarihinde evinde kendini LGBTİ bayrağına asarak intihar etti.

Ailesine eşcinsel olduğunu söylediğinde aldığı tepki olumsuz oldu. Bunu katıldığı "en kısa hikaye" yarışmasında yazdığı şu satırlarda dile getirdi:
“Annem; 'Benim eşcinsel bir oğlum yok!' dediğinde yutkundum. O gün bu gündür, her anımsadığımda yutkunurum”
Ailesi onu kabul etmemiş, ölümünden bir yıl önce evden kovmuştu. Annesi tarafından sürekli sıkıştırılıyor, babası ise oğlunun cinsel yönelimini öğrendiğinden beri onunla konuşmuyordu. Ailesi tarafından artık 'yüz karası' olarak nitelendiriliyordu.

Ailesi dışında başkalarının da ona karşı tepkisi hoş değildi, üniversitede yöneliminden dolayı saldırıya uğradığı olmuştu.

Tüm yaşadığı zorluklara rağmen İsa aldırmıyordu. "Azad LGBT" adında bir LGBT dayanışma grubu kurmuştu. Azerbaycanlı LGBTİ'lerin özgür olmasını hedeflediği için bu adı seçmişti. Hedefleri de kalbi kadar büyüktü İsa'nın; bir röportajında,
"Umarım bir gün ben de Bakü'nün sokaklarında LGBT bayraklarının dalgalandığını, LGBT'ye ait sloganların atıldığını göreceğim. Eşcinsel bir çiftin el ele verip Bakü'de rahatça dolaşabileceği günleri bekliyorum. Öyle bir toplum yaratmalıyız ki eşcinseller hiçbir baskı altında kalmadan özgürce yaşayabilsin!"
diyerek LGBTİ hakları uğruna gerçekleştirdiği mücadeleyi ve ülkesine olan bağlılığını gözler önüne seriyordu; hedef, Bakü'de el ele gezen eşcinselleri görmekti.


Ancak tüm neşesine ve dimdik duruşuna rağmen ne yazık ki yeterli gücü yoktu İsa'nın. Genç yaşında üstlendiği bu yük ona ağır gelmiş ve hedeflerinin gerçekleştiğini göremeden bir Çarşamba akşamı hayata gözlerini yummuştu. Yaşamını özgürce dalgalanmasına adadığı o rengarenk bayrak bu kez onu sonsuzluğa uğurlayan yegane şey olmuştu.

Bir sosyal paylaşım sitesindeki sayfasına yazdığı yazısında ardında bıraktığı herkesle vedalaşıyordu İsa:
"Gidiyorum. Herkes hakkını helal etsin. Bu ülke, bu dünya bana göre değil... Mutlu olmak için gidiyorum... Anneme de onu çok sevdiğimi söyleyin. Hepiniz ölümümde günahkârsınız. Bu dünya benim renklerimi taşıyacak kadar güçlü değil. Elveda."

Dostlarının, evinde ölü halde bulduğu İsa henüz 20 yaşındayken, maruz kaldığı nefret ve ayrımcılığa dayanamayarak aramızdan ayrılmıştı. Vefatından hemen önce verdiği röportajında söylediği şu sözleri ise intihar nedenine ışık tutmaktaydı:
"Türkiyədə LGBT-lər etiraf etməyə başladığı üçün, cəmiyyət onları əzə bilmədi. Ancaq bizim LGBT-lər hələ də cəsarətli davranmırlar: – Türkiyədə LGBT təşkilatları artıq valideynlərlə işləyirlər. Biz isə hələ ki, ətrafımıza cəsarətli LGBT-lər toplamağa çalışırıq. Onlar açıqlamaq istəmirlər, təşkilat üçün mübarizə aparmaq istəmirlər. Film günü keçiririk, gəlirlər, amma çıxanda gizlənirlər ki, heç kim görməsin. Mənə Türkiyə təşkilatından iş təklifi gəlib, ancaq imtina etmişəm. Burada qalıb, LGBT-lərin hüquqları üçün mübarizə aparmağı seçmişəm”.
Ülkesindeki LGBT bireylerin kendilerini açıklamamalarından yakınan İsa, Azeri LGBTİ'lerin yaşadığı baskıların nedenini bir türlü sergilenemeyen onurlu duruşa dayandırıyordu. Belki de "Hepiniz ölümümde günahkârsınız" derken de yine bunu kastediyordu. Bu son sözü sonsuza dek akılların bir köşesinde soru işareti olarak kalacaktı.

Hem eşcinsellerden hem de heteroseksüellerden İsa'nın son bir isteği vardı:
“İstiyorum ki hiç kimse toplumumuza karşı önyargılı olmasın. Nefret etmeden önce, internette 'eşcinsellik nedir' diye yazıp okusunlar. Daha sonra nefret etmekte serbestler. LGBT'ler ise cesaretli olsunlar. Ben de önceleri tereddüt ettim, ama şimdi kendi işim var. Ailemden ayrı, kendi evimde yaşıyorum. Her şeyi kendi gücümle kurabiliyorum. Yani, isteyen her şey alınır."

7 Ocak 2015 Çarşamba

anma defteri'nin sayfaları aralanıyor!


Homofobi ve transfobinin elimizden alıp götürdüğü canlarımızı unutmamak adına daha önceden hazırladığım yazılarımı Geysel Notlarım'a eklemeye karar verdim.

Bundan böyle Anma Defteri (A.D.) başlığı altında, homofobi ve tranfobinin katlettiği canlarımızı anacağım. Unutmayacağız unutmamalıyız! Çünkü hepsi değerli, hepsi anılması gereken insanlar!

5 Ocak 2015 Pazartesi

kim bu transfobinin sorumlusu?

Eylül Cansın'ın intiharı ile ne yazık ki yeniden trans birey intiharlarını ve insanları içinden çıkılamaz bir psikolojik buhrana sokan transfobiyi konuşur olduk. Peki sorumluları kimler? Bunun üzerine hepimizi doğrudan ilgilendiren bir yazı yazdım. İyi okumalar...

Eylül Cansın (1992-2015)
"Ben artık yapamıyorum, yapamadım, yapamadım çünkü insanlar bana izin vermedi, çalışamadım, bir şeyler yapmak istedim yapamadım, bana çok engel oldular, beni çok mağdur ettiler..."
Bunlar 22 yaşındaki genç bir trans kadının son sözleri. Son sözleri çünkü bu sözleri söyledikten dakikalar sonra Boğaziçi Köprüsü'nden kendini aşağı bırakarak yaşamına son verdi. Ardında ise bu sözleri söylediği bir video bıraktı.

Ancak Eylül Cansın adındaki bu genç kızın yaşamına son veren aslında kendisi değildi. Çünkü bu bir intihar değildi, bu bir cinayetti!

Neden mi cinayet? Çünkü onu öldüren bizlerdik:


1-) Transfobik olan heteroseksüeller

Trans bireylerin varlığından rahatsız olan, trans bireyleri düşman olarak gören kimseler. Bu kişiler, herkesi kendileri gibi karşı cinsinden hoşlanan ve bedeni ile barışık kimseler olarak görmek ister. Eğer siz bedeninizle barışık değilseniz ve kendinizi karşı cinse ait hissediyorsanız, elinizde olmayan bu hislerinizden ve yaşama isteğinizden dolayı doğrudan onların düşmanı sayılırsınız.


2-) Translarla sorunum yok ama bilmek görmek görüşmek de istemem diyen heteroseksüeller

Şimdi hemen soracaksınız "yahu bu insanların trans bireylerle bir sorunu yokmuş, ne diye bu insanları da katil yaptın". Hemen açıklayayım. Katiller çünkü görmek istemediler, görmek istemeyerek aslında onların karantina altında yaşamalarını görünür olmamalarını ve aslında da yok olmalarını istediler. Çünkü görmek istememek yokmuş gibi davranmak aslında yok olmasını istemektir.

Bu insan grubu aslında en tehlikeli gruptur. Çünkü birinci grubun aksine bu insanların içselleşmiş transfobileri vardır. O kadar içselleşmiştir ki dışarıdan baktığınızda bu kişilerin çok modern kadın-erkek eşitliğini savunan okuduğu kitaplarla övünen entelektüel olma iddiası taşıyan gıpta edilesi insanlar olduklarını sanırız. Ancak gel gelelim dışarıdaki paket ne kadar süslü de olursa olsun içte kocaman bir transfobi ve "benim gibi değilsen hiç olma" bencilliği yatmaktadır.


3-) Transfobik olan eşcinseller ve biseksüeller

Homofobi ve bifobinin tadına bakmış olan bu grubumuzda ise akıl tutulması had safhadadır. Kendilerinin de onlarca kez maruz kaldığı baskıların, sindirilmelerin, dışlanmaların, aşağılanmaların ve hakaretlerin kendileri dışındaki başka bir kesime uygulanmasına ses çıkarmadıkları gibi bir de kendileri uygulama saçmalığına girişirler.

Halbuki bir eşcinsel/biseksüel birey nasıl kendi seçiminden kaynaklanmayan olumsuzluklara maruz kalıyorsa, bir trans birey de aynı şekilde ataerkil heteroseksist sistemin varlığından kaynaklanan ve seçimleri dahilinde olmayan bir durumdan dolayı bu olumsuzluklara maruz kalmaktadır.

Akıl tutulması yaşayan bu grup transfobiklerimiz de gerçekten utanılası bir vaziyet içerisindedir.


4-) Aman gizliliğime zarar gelir o yüzden pek etrafımda dolanmasınlar diyen eşcinseller ve biseksüeller

Bu grubumuzda ise daha çok bencillik baş gösterir. O kadar bencildirler ki yalnızca trans bir bireyin dışlanması, hor görülmesi, hakarete uğraması değil, kendi içlerinden yani bir eşcinsele veya biseksüele gösterilen ayrımcılığa dahi ses çıkarmaz ve göz yumarlar. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kafasındaki bu grubun insanları ise bir gün yılanın kendi kapılarına dayanacağını öngörecek ya zekaya sahip değildirler, ya da kapılarına dayanana dek yaşayacakları rahatlıkla yetinmeyi seçecek kadar korkaktırlar.


5-) Sefa düşkünü olan trans bireyler

Evet ne yazık ki trans intiharlarından sorumlu olan trans bireyler de mevcuttur. Bu grup da bir önceki gibi bencilliği yaşam tarzı olarak seçmiştir ve belki de en utanılası insan tipi de yine bu gruba aittir. Çünkü bizzat içinde bulundukları sorunlara susar ve kendi başlarına gelmediği sürece hiçbir şeye sesini çıkarmazlar. Hatta intihar eğilimli olduğunu bildikleri bir genç kızın elinden tutmak bile bu grup insanına çok gelmiş olabilir.

Bu grubun bir alt grubu daha var; bunlar ise başka trans bireyleri kullanıp onlara cefa çektirirken kendileri sefasını sürmekle meşgullerdir. Ruhları kirlenmiş olan bu kitle için söylenecek çok söz olmasına rağmen konuşmamayı tercih ediyorum. Bazen susarak anlatabileceklerin konuşarak anlatabileceklerinden çok daha fazladır. Bu yüzden susuyorum.


5-) Düzenden çok şikayetçi olan ama değiştirmeye tenezzül dahi etmeyen EDİLGEN HERKES

Belki de yaşanan kötü olayların en sorumlusu bu gruptur. Sorumlu diyorum çünkü tenezzül etmedikleri o müdahale aslında, "olumsuzluklar yaşansın" ve "ben de aslında ses çıkarmayarak bunu onaylıyorum" anlamına gelmektedir. Söylenmeyen her "Yeter artık dur!" aslında "Vur sen ben gözümü kapatıyorum"a eşdeğerdir. Çünkü zulme sesini çıkarmak ve bunu önlemek senin elindeyken sen zulmü önlememeyi seçiyorsan evet bu zulmün gerçekleşmesi senin seçimindir!

Her kime yapılıyor olursa olsun zulme karşı sessiz kalma! Sessiz kalma ki sorumlu olma! Yoksa devamı gelecek olan zulümlerin sorumlusu yine sen olacaksın!

Artık bir şeylerin değiştiği ve bu derin uyku halinden çıkıp güzel günleri göreceğimiz yarınlara uyanmak dileğiyle...