9 Haziran 2017 Cuma

afyona mahkum edilen LGBT'ler

Bu yazı bir yandan LGBT ve aydınlanma mücadelesinin gerçek hedefini belirlemeyi amaçlarken, diğer yandan ise öfke ve hüznümün bir yansıması niteliğindedir.


Sürekli pompalanmakta olan tüketim kültürü öyle bir şey ki bir süre sonra insanın tüketecek nesnesi bitiyor ve o nesne bir noktadan sonra insanın ta kendisi haline geliyor. İnsanın ve dolayısıyla her türlü ilişkinin tüketim nesnesi haline getirildiği bugünlerde, bir yandan da nefreti özgürlük ilan eden gerici düzenin gizliden gizliye pompaladığı homofobi/transfobinin de gölgesinde, insanların umutlarını yitirip acılarını bastırmak için afyona sarılmaları pekala anlaşılabilir. Bu noktada kendisini reddetmek zorunda bırakılan, mağdur edilen kimseleri kınamak veya suçlamak yapıcı ve gerçekçi değil. Bunun tek bir sorumlusu var, o da liberal arsızlık ve gerici nefrettir!

Dostlarıma kadar sirayet etmiş olan bu ümitsizlik halinin sorumlusu olan bu ikiliyi lanetliyorum!

Ve kimsenin şüphesi olmasın...
Sevgi kazanacak! Biz kazanacağız! ✊

Bu yazının gerekçesi olan, çok sevdiğim bir dostumdan gelen mesaj silsilesi. 😔

13 Kasım 2016 Pazar

korkuyorum

Bazı şeyler sanırım hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak ve bazı yaralar hiçbir zaman kapanmayacak...

Onu görmemek benim için yapılacak en güzel şeydi. Çünkü görmek halen benim için büyük bir acı. Travmatik bir süreç belki de bu benim için. Halen aklına gelince ürpermek, ağlamak...

Dün "yoluna devam eden" bir ben olarak Tinder'a kaydoldum. Çiğ platformlardan usanmış olarak bir de şansımı burada denemeliyim diye düşündüm. Elbette eşleştiğim birileri oldu -her ne kadar muhabbet ilerlemese de. Birine denk geldim onu andırıyordu. Arkadaşlarıma gösterdiğimde onlar da kem küm etti. Belki de halen onu özlüyordum bilmiyorum. Bu düşünce beni kadar korkuttu ki...

Ardından bugün bir "arkadaş"a denk gelmemle söylediği sözler zaten yeterince acıtmıştı içimi: "Seninkine denk gelmiştim, bugün de sana... İki eski sevgilinin Tinder'da başkalarına bakıyor olması ne acı... Sen de denk geldin mi?"

Korktum...

Ondan bu kadar kaçarken halen onu görmek... Ondan haber almaktan dahi -her ne kadar istesem de-  kaçınırken sürekli ondan bir şeylerin bana gelip dokunması...

Ona denk gelmekten korkarak ama bir yandan da korkulu bekleyiş içinde dolaşmaya devam ederken sonunda onu gördüm. Uzun uzun baktım. Dumur olmuştum. Fotoğraflarına baktım. Halen o kadar güzeldi ki o kadar özlemişim ki... Elimden telefonu düşürdüm ve yine başladım...

Derken kendimi annemin kollarında ağlarken buldum.


Şimdi ise "kendine iyi davran" diyen canım arkadaşıma kulak veriyorum, gitar çalıp "Stay High" söylüyorum...

5 Ekim 2016 Çarşamba

gün yeni bir gün

Bugün yeni bir gündü... Dünden farklı.

Dün mü? Dün sanırım son ağlayışımdı. Sabah bambaşka bir kafayla uyanacağımı hiç tahmin etmezdim doğrusu. Ama şimdi daha iyiyim.

Emin miyim? Değilim. Ama şunu fark ettim: Sanırım sonunda hayatına yeni biri girdi veya girmedi... Ama girmiş kadar ağladım dün gece. Belki tamamen kafamda kurdum, belki de gerçekten hayatında artık birisi var bilmiyorum. Ama bu "kabul" sürecini tamamlamamda büyük bir adım oldu.

Çok ağladım. Gecenin bir yarısı hıçkırarak ağladım hem de. Bu ilk değildi tabii. Ama galiba sonuncusuydu.

Sabah uyandığımda biraz üzerine düşündüm... Çok değil kısa bir düşünce geçti aklımdan.

Ne istiyorsun Can? Ne istiyorsun? Onun yalnız başına bir ömür mutsuz olmasını mı?

Sen demiyor muydun? "izin ver mutlu olsun, izin ver yaşasın!" işte belli ki artık mutlu, veya bir fırsatını yakaladı. Neden kendi mutsuzluğunu ona da iteleyesin ki? O artık mutlu. Bundan daha iyi ne olabilir ki?☺

Dün, artık bir başkasının benim yerimde olacağını düşünüp ağlamama rağmen, bu sabah bu düşünce beni mutlu etti. Hatta ardından sabah buluşup dertleştiğim kankamla da bu konuda konuşurken, "artık onu kollayacak bir başkası var ona kol kanat gerebilecek, onu sevecek" dedim. ☺ Dilerim o da sonunda aşkı bulmuştur. Her şeye rağmen yaşadığım şeyleri "iğrenç" olarak tanımlasam dahi, artık kendimi rahat bırakmam gerekiyor, içimde bir kin yok... Zaten hiçbir zaman olamadı... Sadece büyük bir delik, hepsi bu.

Şimdi de bu deliği yok ediyorum sanırım. Hem kendimi bırakıyorum, hem de onu...

Herkes iyi olsun...

20 Eylül 2016 Salı

tanrının sopası yok

Eğer şu anda Müslüman olmuş olsaydım tahmin edeceğiniz üzere bu başlık "Allah'ın" şeklinde başlayacaktı. Ama öyle ya Tanrı'nın da -şayet varsa- sopası yoktur herhalde diye ümit ediyorum. 😅 Ama belli ki bir adaleti var! İster karma deyin ister başka bir şey, hayat karşımıza ilahi adalet denen şeyi çıkarıyor... Şimdiye kadar bununla bariz bir şekilde iki kere karşılaştım. Dilerim bundan sonra ne karşılaşmamı gerektirecek bir maruziyetim olur, ne de maruz bırakanın kalacağı "hak edilmiş" acılar...


Öncelikle şunu belirtmemde yarar var kimsenin başına gelen "dert"e ya da çekmesi olası acılara sevinecek kadar kötü birisi değilim. Aksine genellikle bana düşmanca davranmış kimselerin bile hakkını gözetecek kadar da hümanist birisiyim. O bakımdan "oh iyi olmuş" diyemiyorum. Zaten diyemem, diyemedim...

Bu öğlen annemle dayım hakkında konuştuk, bayramda bize gelmişler ve çocukları ile güzel vakit geçirmişlerdi. Elbette ben onların yanında bulunmadığım için bunlardan anca annemin anlatması ile haberim oldu. Söz konusu dayım hakkında geçmişte de bazı yazılarımda bahsetmişimdir bana yönelik "Aidslisindir sen şimdi!" vs. tarzı daha ilkokul öğrencisi olduğum zamanlarda ettiği küçümseyici hatta taciz niteliğindeki homofobik sözleri ve tavrı söz konusuydu. Bu tutumunu zaman zaman lisede olduğum süre içinde de göstermişliği vardır... Şu anda her ne kadar geçmişe kıyaslandığında fazlasıyla "straight-acting" sayılsam da aramızda halen tuhaf bir soğukluk var (bkz. geçmişin izleri). 😒

Haliyle çok fazla görüşme taraftarı değilim, özellikle de hayatımdan beni öyle ya da böyle olduğum gibi seven ama yine de bilmeyen insanları dahi çıkarmışken ona ve ailesine ne kadar yer verebilirim ki? Yer versem bile ne kadar sağlıklı olur? Sorular sorular...

İşte bu nedenlerden dolayı kendisiyle pek az görüşürüm, ama bu az görüşmüşlüğüme rağmen çocuklarından birindeki farklılığı da hissedebilmiştim. Evet burada işte o sözü hatırlamamız gerekiyor: "Tanrı'nın sopası yoktur".

Bugünkü konuşmamızda annem yanıma gelerek, "dayın oğlu için ne dedi biliyor musun? 'Cemil İpekçi gibi olacak bu, çok narin, çok alıngan, sanata fazla ilgili...' İnan boğazım düğümlendi, ne diyeceğimi şaşırdım." dedi ve açıldığımdaki aynı hüznü yeniden gözlerinde gördüm. 😔

Bundan çok değil birkaç ay önce benimle ilgili olarak "çok da boş bırakmamak lazım, evlensin vs." şeklinde babama konuşan ve tahmin ettiğim nedenlerden ötürü bunu söyleyen dayım, şimdi kendi oğlunun "heteroseksüel bir erkek" oluşunu sorguluyor. Ha ahım yerde kaldı mı belli ki kalmamış, ama üzüldüm mü evet üzüldüm o çocuk için.

Her ne kadar "nolursa olsun benim çocuğum o" demiş olsa da -ki iş başkasının çocuğuna gelince gayet de zorbalıkta sınır tanımıyordu- öyle bir dindar ailenin çocuğu olacağından dolayı, onu kabullenmiş olsalar dahi LGBTİ bir çocuk olmasından dolayı üzüldüm ve endişelendim.

Nedenine gelince... Etrafımdan o kadar çok tanıdığım, çocukluğunda taciz veya tecavüze maruz kalan LGBTİ birey var ki... Birçok LGBTİ çocuk, sapık şerefsizlerin açık hedefi halinde ve bu çocuklar tamamen korunmasız olduğu gibi bir de başlarına geleceklerden dolayı kendilerini sorumlu tutacak kadar da "aykırı" hissediyorlar. Bırakın normal şartlarda LGBTİ olduğunu ailelerine söyleyebilmeyi, bir de böyle bir olay yaşamış olmayı ailelerine söyleyebilsinler... Gerçekten zorlu bir süreç ve bir o kadarda acı...

Şimdi o çocuk için endişeleniyorum. Ne yazık ki "oh olsun" diyemiyorum. Dilerim, dayım başına gelenden sonra dersini almıştır -ki ettiği laflar da bu yönde, dilerim kuzenim benden daha iyi koşullarda daha iyi bir yaşam sürer. Tüm dileğim bu...

Tanrı'nın önce adaleti sonra da gözeten eli her daim bizimle olsun... 🙏


18 Eylül 2016 Pazar

geçmeyen bulantılar

Uzun zaman sonra BlueStacks sayesinde Android yüzü gördüm ve birkaç uygulama yüklemeye başladım. Popüler olan uygulamalar dışında acaba neler varmış Uygulamalarım'da diye bakayım dedim. Ve haliyle Hornet ve PlanetRomeo'yu gördüm uygulamalar arasında. Muazzam bir mide bulantısı. Elimde değil. Yaşadığım en güzel anlarımdan sonra, aşkımdan sonra yeniden birileri ile konuşmak veya arayış içine girmek... Midemi bulandırıyor. Sanki ihanet ediyormuşum gibi bir his... Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi. Hatta kimi zaman acaba aseksüelleşiyor muyum? diye düşünmüyor da değilim.

Elbette bunun yanında bir de korku var... Onu orada görebilme korkusu. O kadar acı ki...

Bugün bir yakın arkadaşımla ilişilerden konuştuk. Hem onun ilişkisinden ve güvensizlik konularından hem de benim yaşadığım hayal kırıklığından... İlişkilerden yara almadan yoluna devam etmek... Yeniden birine güvenmek o kadar imkansız geliyor ki... Kendine yeni bir güzargah bulmaya çalışıyorsun; "bağlanmadan devam edeyim", "yok ya sadece takılayım en iyisi", "umursamayayım karşımdakini", "yok kesin bu sefer benim gibi biri çıkacaktır karşıma", "ya da en iyisi bağlanmamak yok yok bağlanmayayım ben..."

Sürekli bir muamma, sürekli bir gelgit hali... Bir daha acı çekmek, üzülmek katlanılabilir değil!

Bir yandan arkanda bırakma zorunluluğu, bir yandan ise içinden gelmeyen bir unutma hali... Her şey o kadar güzeldi ki unutmaya kıyamıyor insan.

Ama bir yandan da o kadar büyük hayal kırıklığı, o kadar büyük hüzün...

Unutmak ile kalbinde taşımak arasında bir kararsızlık... Sanırım hiçbir zaman tamamen unutmayacağım.

Arşive kaldırdığım yazılarımın birçoğunu "ya okursa... güçsüz görünmek istemiyorum... yoluma devam ettiğimi bilsin..." vs. kaygıları ile yayınlamamıştım. Ama sanırım artık umursamıyorum. İster okusun ister okumasın, ne fark eder ki? Üzerinden aylar geçmiş artık, çoktan yoluna devam etmiş... (ve boğaz düğümlenir)

Yine de yazıp yayınlayasım geldi... İster zavallı, ister hak ettiğini buldun işte desin umrumda değil. Ben buyum; duygusal bir aşk insanı...

17 Eylül 2016 Cumartesi

her şeyin başı sadakat

İçime attığım (veya diğer bir deyişle arşive kaldırdığım) onca kişisel yazımın ardından bu kez
bir LGBTİ temalı film incelemesi ile yazılarıma devam ediyorum. LGBTİ olsun veya olmasın ilişki içinde olan/düşünen herkesin izlemesini salık vereceğim bir film umarım yazımı beğenir ve sonrasında filmi izlersiniz... 😊


"Holding the Man", Neil Armfield'ın yönettiği Tommy Murphy'nin ise senaryosunu yazdığı 2015 yapımı LGBTİ temalı bir film. Avustralyalı eşcinsel bir aktörün ve sevgilisinin gerçek hikayesinin anlatıldığı filmin başrollerinde ve oynuyor.

Timothy "Tim" Conigrave adlı aktörün otobiyografik kitabından güzel bir uyarlama niteliğinde olan filmde, Tim ve sevgilisi John Caleo'nun lisede başlayan aşkları ve dönemin (1970'ler-80'ler) zorluklarına karşın başından itibaren ailelerine ve çevrelerine karşı sergiledikleri onurlu bir eşcinsel çift portresi izleyenleri hayran bırakacak nitelikte. 😍


Filmin temel iki noktası var diyebilirim: Aşk ve Cinsellik. Tabii ki bunların dışında genel LGBTİ'nin kabullenişi vs. konuları da işleniyor, ancak bence vurucu olan ve ön planda tutulduğunu düşündüğüm iki nokta ilişkiler içindeki bir sorunsal niteliğinde işlenen bu iki konu diyebilirim.

Elbette biyografi niteliğinde olduğundan filme yönelik eleştiriye girmese de yaşanılanlarla ilgili, aşka ve sadakate önem veren birisi olarak şunu diyebilirim ki ya "aşk dediğin işte budur!" diyecek ya da benim gibi rahatsız olup aşka küseceksiniz. 😅 İlişkileri hangi zeminde nasıl değerlendirdiğinize göre vereceğiniz tepki değişecektir haliyle.


Ben bu noktada biraz daha aykırı "iyi aile geyi" portresinden baktığımdan ben, filmde aşkın ne kadar saf temiz duygularla başladığına (her zamanki gibi) ancak devamında işin içine cinsellik girince hazin sonuçlarına tanık oluyoruz diyebilirim. "Yine de aşk boyun eğer" mi? Eğip eğmediğini izleyip görün diyorum... 😊

Film her halükarda sizi içine alacak gülümsetecek, duygulandıracak ve benim gibi duygusal bir insansanız da ağlatacaktır. Hazırlıklı olmanızda fayda var. 🙈 Özellikle de "ciddi ilişki" kafasında olup bunu deneyimlediyseniz bu söylediklerime iki kat hazırlıklı olmalısınız. 😅
 
Veee son söz...

Açıkçası günümüz insanının bitmek bilmeyen cinsel açlığı da düşünüldüğünde gayet mevcut durumu anlatan ve sonrasında da gelinen nokta itibariyle ders çıkarılması gerektiğini düşündüğüm çok güzel dramatik bir film.

Her zaman dediğim gibi sadakat, sadakat ve sadakat! 😉

İzlemek isteyenler için filmin fragmanı: 


30 Nisan 2016 Cumartesi

açılma öykülerim: ilk erkek arkadaş


O gün sevgilimle birlikte bir kız arkadaşımızla Starbucks’ta buluşacaktık, her zamanki gibi yine buluşmaya geciktim. 😅 Vardığımda arkadaşım çoktan mekana gelmiş, renkli kalemleriyle bir şeyler çizip yazıyordu. Derken geciktiğim için vakit kaybetmeden özrümü diledim ve tam sohbetimize başlayacaktık ki o sırada öncelikle bir içecek almak için kasaya doğru yöneldim. Henüz siparişimi dahi teslim alamadan sevgilim de gelmişti.

Hep beraber sohbetimize devam ettik derken, mekan hepimizi basmaya başladığı vakit, kalkıp biraz Bakırköy’de dolaşmaya karar verdik. Kim bilirdi ki bu karar bizleri hiç beklemediğimiz bir karşılaşmaya gebe bırakacaktı.

Arkadaş meydandan aşağı inince İş Bankası Yayınları’na uğrayıp kitap bakacağını söyledi ve hep beraber içeri girdik ve şaşırmamıza neden olan karşılaşma: Eski bir dost. 😲

Aldığım "büyük karar"ın ardından, görüşmeyi kestiğim yüzlerce insandan sadece birisi diyerek bu durumu açıklamak elbette kendisine haksızlık olur. Çünkü üniversite dönemimde sürekli görüştüğüm ve grup dışında birebir de konuşup buluştuğum bir arkadaşımdı. Her ne kadar özelimi çok fazla açamamış olsam da paylaştığım çok şey vardı. Başta birbirimize olan dostluğumuz sevgimiz…

Tabii onca yıldan sonra bunun ne kadarı kalmıştı bilinmez, ama benim ilk tepkim görür görmez sarılmak oldu. 😔

Elbette bu benim tepkimdi, aynısını ondan beklemek mantığa aykırıydı; tabii ki bir anda kaybolmamın görüşmeyi kesmemin onun üzerinde yarattığı bir kırgınlık vardı. Kendisini “sırtından bıçaklamak”la beni suçladı, dostluğumuza ihanet etmekle…

Yol boyunca gönlünü almaya çalıştım. Karar vermiştim açılacaktım, diğer ortak arkadaşımız da orada gizliden bana verdiği mesajlarla aynı şekilde düşündüğünü belli etmişti zaten. Birlikte daha rahat bir yerde konuşabilmek için sahildeki bir kafeye geçtik. Benden bir açıklama bekliyordu ve bunu da açıkça ifade ediyordu. Ama açıklamak o kadar kolay değildi, hem de hiç değildi. Başta ben olmak üzere hepimiz gerilmiştik.

Sonunda konuyu iki sene önceki Onur Yürüyüşü’ne gidişimize ve kendisinin o gün için bana telefonda söylediği cümlelere getirmiştik: “Senin ne işin var oğlum orada! Gey misin!”

Tepkisinin yanlış olduğu üzerinden konuştuk, bir yandan da “bu kez beraber gideriz” gibisinden konuyu şakaya vuruyor ve üzerimizdeki gergin havayı yumuşatmaya çalışıyordum. Ama o da bizim bu tavrımızdan yavaş yavaş anlamaya başlıyordu… Bir süre sonra “benim de lezbiyen arkadaşlarım var, çok sayıda eşcinsel var çevremde yani benim de, benim hiçbiriyle sorunum yok ki” demeye başlamıştı… Bundan dolayı bir “görüşmezliğin” gereksiz olduğunu ve homofobik olmadığını anlatmaya çalışıyordu...

Elbette üstün körü geçen bu muhabbet yetersizdi ve “gel ikimiz şu ileride konuşalım daha rahat” deyiverdi ve ikimiz masadan kalkıp konuyu baş başa konuşmaya başladık:

— Evet, anlat abi seni dinliyorum.
— (kem küm etmeler)
— Şimdi nesin sen? Biseksüel misin?
— Hayır, değilim. (yüzde anlamsız bir gülümseme)
— Ee nesin? Gey misin?
— Evet, EŞCİNSELİM!
Bodoslama açılmamı betimleyecek daha iyi bir görsel olamazdı.🙈


O anda hiç planlamadığımız bir açılma anı yaşanmış oldu. Hiçbirimizin aklında en ufak bir bir araya gelme ve açılma konuşması yokken gayet spontane bir şekilde nerdeyse iki senedir görüşmediğim eski bir dostumla açılma anı yaşamış oldum. Böylelikle kendisi açıldığım ilk erkek arkadaşım da olmuş oldu.

Tepkisine gelince… Tepkisi “peki tamam” oldu ve sonrasında ardı ardına sorular gelmeye başladı: “Ne zamandan beri bunlar içinden geliyor”, “bir birlikteliğin oldu mu”, “emin misin” vs. vs. Ancak ben çok geçmeden ikinci bombayı patlatıp yanımızdaki diğer “arkadaşın” da eşcinsel olduğunu ve hatta benim sevgilim olduğunu ona söyledim. 🙈 Belki yanlış bir karardı bilmiyorum, ama o an bunu da orada açıklama gereği hissettim, belki de açılmışken tamamen açılayım ve gizlim kalmasın diyeydi. Hiçbir fikrim yok, ama rahatlamıştım. Artık beni kabul edecekse öyle edecekti…

“Sen bunu 'tercih etmişsin' o halde ben de saygı duyarım, benim muhabbetimde bir değişiklik olmaz, bundan dolayı görüşmek istememe gibi bir durumum da olmaz,” şeklinde açıklamada bulundu. (Elbette bunun bir “tercih” olmadığını ve istem dışı doğamın gereği olarak ortaya çıkan bir özelliğim olduğunu ona söyledim; çünkü hiç kimse aşık olacağı kişiyi seçemez, heteroseksüel veya eşcinsel!)

Sonrasında birlikte yeniden masaya oturduk ve muhabbetimize dörtlü olarak biraz daha devam edip, ardından meydana doğru yürüyüp ayrıldık. Ayrılırken onca zamandan sonra haliyle bir anda “eskisi gibi” olamayacağımızı ve biraz zaman gerektiğini söyledi, ancak o günkü gibi yeniden buluşabileceğimiz ve kendisini de çağırmamız gerektiğini söyledi…

Bakalım dostluğumuzla ilgili zaman bize ne gösterecek… Bekleyip göreceğiz…