11 Ekim 2015 Pazar

Uyan Türkiye!


Şimdi saat itibarı ile dün yaşananları bir yeniden düşünmekte, algılamakta fayda var. O anın şokuyla tam algılayamamış olabiliriz. Anca kendimize gelmiş olabiliriz, doğrudur.

Dün güpegündüz, ülkenin başkenti Ankara'nın göbeğinde Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı yaşandı. 100'e yakın insanımız resmen katledildi. Yüzlercesi ise yaralandı.

Yüzlerce insan ya... Yüzlerce masum insan!

Tek "suçları" adını Barış koydukları mitingde seslerini duyurmak, haklı veya haksız kendilerini ifade etmek idi.

Gösteri hakkı zaten hiçbir zaman hak olmamıştı bu ülkede, ama hiçbir zaman böylesi bir engellemeyle de karşılaşılmamıştı. Karşılaşılması da mümkün olamazdı, koskoca ülkeydi! Büyük planları olan, "reis"i olan, "büyük usta"sı olan bir ülkeydi!

Tabii ki o "büyük usta" başka devletler söz konusu olduğunda ahkam kesmeyi iyi bilirken, "sizin istihbarat teşkilatınız çalışmıyor mu?" diye hesap sorarken, kendi ülkesi söz konusu olduğunda iki cümlelik taziyeden başka yapacak bir şeyi olamamıştı. Zaten giden de gitmişti...

Sorumlusu yok! Hesap veren yok! Meğer ülkede güvenliğimiz Tanrı'ya ettiğimiz dualardan ibaretmiş bunu öğrendik.

Ardından üç bakan kameralar karşısına çıkıp güzel bir şekilde bizlere güvenlik zafiyetinin olmadığını söyleyerek, bunun gayet olası bir durum olduğunu anlattılar. Zaten bizler de ölmenin ve öldürülmenin bizim "fıtrat"ımız olduğunu iyi bilirdik. Yadırgamadık.

Sorumluluğun kendisinden olduğu hatırlatılınca "istifa" sözcüğünü hayatında duymamış gibi bir tepki verdi; e daha önce hiç örneğini görmemişti o da haklıydı. Hatta içlerinden biri kahkaha atacaktı da kendini zor tuttu, gülümsemekle yetindi.

Ve ardından üç günlük ulusal yas ilan edildi, yani üç siyah kurdele günü...

İşin en korkuncu da ne yazık ki dün yaşadığımız bu olayların hiçbiri rüya değildi, bir Türkiye gerçeğiydi!

Sizce de artık şoktan çıkmanın zamanı gelmedi mi? Bence geldi de geçiyor. Uyan Türkiye!


Bu, bu blogda kullandığım ikinci siyah kurdele... Bu son olsun!

21 Ağustos 2015 Cuma

neler oluyor ülkemde?



Türkiye hiç olmadığı kadar güvensiz ve terörize, insanları ise dışarı çıkma ve kalabalık ortamlara girme konusunda -haklı olarak- son derece endişeli. Diğer yandan siyasîler ve özellikle de 'fiilî' etkili kukla hükümet ise bir o kadar sorumsuz ve âciz. İçinde yaşadığımız ülke bugünlerde ne yazık ki böyle.

Barış ve huzur ortamının güzel kokusunu bir kere içine çekmiş olan aziz halkımız bir daha savaşı kabul edebilir mi? Elbette ki hayır. Ülkenin her yanından onlarca şehit haberleri gelirken, aile ve yakınları ise acılı, perişan ve bir o kadar da öfkeli. Evet, halkımız artık bizleri savaşın eşiğine getiren, sorumsuz bir şekilde bireysel çıkarları uğruna çatışmayı ve kutuplaşmayı arsızca orada burada dillendiren 'fiilî' illegal zâta karşı korkusuzca sesini çıkarıyor ve haykırarak "ölümleri durdurun!" diyor.

 
Acılı şehit yakının haklı haykırışı.

Elbette ölümlerin fâili eli kanlı örgüte karşı büyüyen bir öfke ve karşıtlık yadsınamaz; ancak bir o kadar da, bu eli kanlı örgütü hortlatan ve sözde milliyetçi tavrının ardında aslında katliamlara gizliden göz yuman malûm zâtın tüm bu acılarımızın ve geldiğimiz noktanın bizzat sorumlusu olduğunun da farkında.

 
"Bu ülkede başkan seçmiş olsaydık bu kaos yaşanmayacaktı," diyerek yaşanan kaosun faturasını millete çıkaran Sağlık Bakanı'na şehit cenazesinde tepki.

Artık karşımızda saltanatı sona eren ve kaçak saraylarının ardına saklanmayı bırakıp suçlarının cezasını çekmek yerine devrilirken ülkeyi de beraberinde devirmeye ve kaosa sürüklemeye niyetli tamamen bencil ve arsız bir kişi bulunmaktadır.

Böyle bir dönemde yapmamız gereken tek şey, kanlı eylemlerin ve bu sorumsuz iktidarın bilinçli manipülasyonlarına inat, her zamankinden daha da kardeşçe kenetlenmek ve bizleri birbirimizden koparmaya niyetli bu azılı düşmana karşı Gezi ruhu ile yeniden kol kola girmek ve birlikte bir gelecek inşa etmektir.

Kimse unutmasın ki öldürülen hiçbir insanımız yalnızca bir etnisiteden değil! Ağıtlar yalnızca bir dilde değil!

Acı hepimizin acısı, ülke hepimizin ülkesi! Birlikte güzel günler görmek ise hepimizin yegâne umudu!

Barışa ve huzura...

21 Haziran 2015 Pazar

#OnurDuyuyoruz Hayrettin

Sakin Ol ve Olduğun Kişiyle Onur Duy

Gün geçmiyor ki insan haklarını ayaklar altına alan bir talihsiz açıklamaya daha tanık olmayalım...

Özgür düşünceden mahrum, akıl ve bilimden ise nasibini almamışların içine düştüğü bu ruh hâli, cahil cesareti şeklinde dillerine vuruyor olsa gerek ki bu günlerde çokça duyar olduk.

Elbette gönül isterdi ki öğrendikleri ve üzerine düşündüklerinin sayısı, konuştuklarının ve yazdıklarının sayısından fazla olsun. Ama "fıtrat"tan mıdır nedir? Bir türlü özgür düşüncenin bir parçası olmaları mümkün olmuyor. Onun yerine "gizli kabahat"lerinin ardına saklanan, kendi fikirlerini "ahlak" adı altında topluma empoze etmeye çalışan, "mutlu insanların yakasına nasıl yapışırız, mutsuzluğumuzu başkalarına da nasıl bulaştırırız" diye çırpınan bir zümre olup çıktılar.

Bu zümreye bir kişi daha katılmış veya hep oradaymış: Hayrettin.

Açıklamasında ne had bilmiş, ne de hak; saydırmış da saydırmış... "Ahlaksız" demiş, ardından hızını alamayıp önce nefretine destek bulmak için manevî değerleri suistimal etmeye çalışmış:
"Bu ülkenin düzeni laik, seküler, liberal demokrat vs. olabilir, ama kimse unutmasın ki halkımızın kahir çoğunluğu Müslümandır"
 Ardından da -yine de canı sağ olsun- bizleri tehdit etmiş:
"Savaşı onlar başlatınca da görmeleri muhtemel olan tepkiden şikayet etmemeleri gerekir."
Yazının tamamını buraya taşıyarak kimsenin sinirlerini harap etmek istemiyorum. Özetle demek istediği şu:

LGBTİ bireyler olarak var olma mücadelesi veremezsiniz! Onurlu olamazsınız! Sizlerin var olmasına izin vermeyiz! Sizlerin varlığı "toplumun ahlakına, geleneğine, kırmızı çizgilerine karşı savaş ilan etmek"tir.

Bir de sürekli "ahlaksızsınız" diyor onu zaten biliyorsunuz.


Şimdi gözünü dört aç ve iyi oku Hayrettin...

1- Bu ülkenin düzeni "laik, seküler, liberal demokrat" ise öyledir! Aması maması olmaz. Bunda bir anlaşalım. Yani "laikiz ama o kadar da laik olamayız" gibi bir şey devşirmeye kalkmayalım, o iş tutmaz.

2- Farz edelim ki bu ülkenin belli bir çoğunluğu Müslüman olmayı seçmiş olsun; bu yalnızca o kişilerin bireysel seçimidir, yaptıkları ibadet de günah da o bireyleri ilgilendirir.

Yani kişinin Müslüman olması başkalarının da Müslüman olmasını veya o dine uygun hareket etmesini gerektirmeyeceği gibi, Müslüman olsalar dahi başkalarının "kabahat"i de yine o kişiyi ilgilendirmez!

Diyeceğim o ki herkes kendi "kabahat"iyle ilgilensin, Hayrettin.

3- Ahlaksızlığı eğer iki insanın birbirini sevmesi olarak görüyorsan, bu kısmı daha da iyi oku:

Biz ahlaksızlığı;
  • İkiyüzlü davranmak, yalan söylemek, kendi çıkarın uğruna insanlarını aldatmak!
  • Senin insanın açken tok yatmak, senin insanın ağlarken gülmek, senin insanın yas tutarken kutlama yapmak!
  • Hakkın olmayana göz dikmek, zorla ve hileyle ona sahip olmak! Çalmak çırpmak, hırsızlık yapmak!
diye biliriz.

Yani sevgiye öyle ahlaksızlık filan denmez! Diyen varsa yukarıda saydığım "ahlak"ından şüphe ederiz; bu adam niye "ahlak"ı çarpıtıyor acaba diye?

Ayrıca Hayrettin, belli ki bilmiyorsun, ama sevgi içten gelir. İnsanlar kimi seveceğine karar veremezler ve bu yüzden de hiç kimse sevgisinden sorumlu değildir. Çünkü bu insanın "fıtrat"ı gereğidir! Her kim olursa olsun, sevmek ve sevilmek bir haktır!

Hatta sana bir şey diyeyim Hayrettin, yalnızca insanın değil doğadaki daha 450'ye yakın eşeyli canlının da fıtratı böyledir. Yani gayet doğadan olan, gayet doğal olan bir şey.

Soruyorum sana Hayrettin, penguenin de mi "imtihan"ıdır eşcinsellik? O da mı "kabahat"lidir?

Yanıt alacağımı sanmıyorum. Çünkü üzerine düşünmeyeceğini, asıl niyetinin insanların elinden mutluluğunu almak, onlara nefretle saldırmak, onları hedef göstermek olduğunu biliyorum.


Uzun lafın kısası:

Halkımızın kahir çoğunluğu Müslümandır, ama kimse unutmasın ki bu ülkenin düzeni laik, seküler, liberal demokrattır!

Eğer o yürüyüşte onurlu herhangi bir LGBTİ bireyin kılına dahi zarar gelirse, "görmeleri muhtemel olan tepkiden şikayet etmemeleri gerekir" diyenler sorumludur! Bu da böyle biline!

Sevgiler sana Hayrettin, daha çok sevgiler...



Dipnot: Haklarımızın yasal güvence altına alınmasını isteyen birinin de sana selamı var. ;)


6 Haziran 2015 Cumartesi

Kaan Arer'le röportaj -2

Kaan Arer'le yaptığımız röportajın ikinci kısmı. Tamam tamam tutmuyorum sizi, hadi iyi okumalar... :)


"YILLARCA KENDİME İŞKENCE YAPMIŞIM"


- Biraz da özel konulardan bahsedelim. Kendini kabullenme sürecin sırasında bir kız arkadaşının olduğunu biliyoruz. Ama bu kısım biraz ucu açık kaldı ve birçok insan bunu, "bir eşcinsel erkeğin de kız arkadaşı olabilir" şeklinde yanlış anladı. O dönemde kız arkadaşının olması senin için ne ifade ediyordu?

Ben büyük bir baskı altında yetiştim. Babam eşcinsel olmamı yasaklamıştı. Bunun da etkisiyle yıllarca eşcinsel olduğumu kabul edemedim. Hatta bu konuda çok cahildim, bu yüzden korkuyordum. Yani açıkça homofobiktim. Haliyle heteroseksüel bir yaşam sürmem gerekiyordu, "bir kız ile deneyeyim bakalım ne olacak" diye yola çıkmadım, kendimi hetero sandığım için ilişki yaşadım. Bu ilişki de biraz uzun sürdü. Bunun sebebi insanlar üzerinden bağımlılık yapmamdan ötürü olabilir. Ben ayrılmak istesem de hiçbir zaman kız arkadaşım kabul etmedi. Ama o da zaman içerisinde benim eşcinsel olmam gerektiğini anladı. Yani bunu da açıkça söylüyordu. Ben kendimi kabul etmediğim için tabii ki itiraz ediyordum. Kendimi kabul etmemle beraber şunu anladım ki yıllarca kendime işkence yapmışım.

- Bu sürecin seni nasıl yıprattığını tahmin edebiliyorum. Peki bu hetero oyununu nasıl sürdürebildin?

Kendimi hetero sanıyordum o yüzden toplumda gözlemlediğim, romanlarda okuduğum şeylerin benim ilişkimde de olması için çaba harcıyordum. Her şey biraz eğreti duruyordu, içime sinmiyordu bir türlü ama bunu hep deneyimsiz olmama, bu konularda cahil olmama veriyordum. Kendimi eğitirsem bağımlılık yapan bir sevgili olabileceğimi biliyordum. Sanırım bunu başardım da.

- Belli ki davranışların açısından karşı tarafı kendine bağlayacak derecede başarılı bir "heteroseksüel sevgili" olmuşsun. Ama ya senin ona karşı olan hislerin?

Aşık olduğum bir erkek vardı, ama "hetero olduğum" için o çocuğa aşık olduğumu kabul etmediğimden kız arkadaşıma yönlendirmeye çalışıyordum. Ama hiçbir zaman o çocuğa karşı hissettiklerimi kız arkadaşıma karşı hissetmedim. Hiçbir zaman o çocuk kadar sevmedim, kıskanmadım. Tabii o günlerde bunun farkında değildim. Ama aklım karışıyordu bu çocuğu neden bu kadar özlüyorum ben diye için için soruyordum, ama cevap bulamıyordum.

- Ayşe Arman'ın sormadığı soruyu ben sorayım. Peki eşcinsel bir erkek olarak bir kadınla sevişme hissi senin açından nasıl bir şeydi?

Ayşe Arman'a açık olmadığım kadar burada açık olayım. Kız arkadaşımla evli gibi yaşıyorduk. Bu yüzden neredeyse üç yıl boyunca sürekli seks yaptık. O kadar çok seviştik ki bu konuda oran bile çıkarabilirim. Bunu neden açıkça söylüyorum çünkü bir kez, iki kez gibi bir elin parmağı kadar az ve seyrek sevişseydik belki hepsinden zevk alırdım. Ama şimdi şunu diyebilirim ara ara zevk alarak boşaldığım oldu. Oranlarsak sevişmelerimizin %10'u beni doyurmuştur. Geri kalanlarında zevk alıyormuş numarası yapmak zorunda kaldım. Boşalabilmek için bir erkekle seviştiğimi hayal ettiğim çok olmuştur. Hayal dünyamda hep bir erkek vardı ve onu hiç aldatmıyordum. Sevişmelerimde partnerim olarak hep o çocuk oluyordu. Bunu bir türlü aşamıyordum.

- Sırf beklenen bu diye bir şeyleri yapmak zorunda kalmak... Gerçekten de çok zor bir durum. O halde bunu başkalarının da yaşamasını öğütlemezsin değil mi?

Bu asla öğütlenebilecek bir şey değil. Bu tam bir rezillik, kepazelik. Benimki tamamen bir cehalet hatası. O yüzden bu kadar rahat anlatıyorum. Yoksa açık açık söylüyorum: Hisleriniz neyse siz de osunuz. "Bir kadınla sevişeyim bakalım ne olacak?" diye bir kuşkunuz olmasın. İnanın hiçbir şey olmuyor.

Bu çok büyük bir iç savaş. Ama savaşın kazananı olmuyor. Eşcinsellik için sadece ama sadece büyük bir kabul gerekiyor.

"ÂŞIK OLDUĞUM HER ADAM ÇOK GÜZELDİ"

- Anlaşılan sonraki ilişkilerinde bir daha hiç tenin kadın tenine değmedi. Peki ya ondan sonrası? Yani erkekler? Sonraki ilişkilerinde o kızda bulamadığın şeyi buldun mu?

Buldum. Aslında güzel olan tarafı bulduğumu artık kabul ediyordum. Bir erkeğe âşık olunabileceğini, bunun çok doğal ve normal bir şey olduğunu kabul etmiştim. Kabul ettiğim gibi birisini buldum, deli gibi narin, saygılı, düşünceli bir erkekti ve hemen aşık oldum. Âşık olduğum her adam çok güzeldi.

- O halde "Kaan Arer bir aşk insanıdır" desek yanlış demiş olmayız herhalde?

Aşk avcısı diyelim... Nerede bir aşk varsa onun izini sürer, bulur ve sahip olur. Tabii elimde olmayan sebeplerden ötürü kısa süren ilişkilerim de oldu ama ben hep aşıktım...

"HAYAT O KADAR KISA Kİ PİŞMAN OLMAYA VAKTİM YOK!"

- Geçmişe baktığında "keşke sona ermeseydi" dediğin sende iz bırakmış veya tam tersine "hiç yaşanmasaydı" deyip pişman olduğun bir ilişkin oldu mu?

Ben aşık olduysam eğer, hayatta ayrılmam. Yani şimdiye kadar hiçbir aşkımdan ben ayrılmadım zaten... Hep terk edildim...

Diğerine gelince, pişman oldum diyemem, ama bazı cinsel deneyimlerim oldu. Olmaması gereken şeylerdi. Libidoma hâkim olamadığım için yaşadığım cinselliklerim oldu. Ama hayat o kadar kısa ki pişman olmaya vaktim yok!

- Bir tanesini bizlerle paylaşabilir misin?

Bir keresinde başımdan şöyle bir olay geçti. Uzun süredir bir ilişkim yoktu ve Gabile'de dolaşırken bizim kasabadan birisiyle tanıştım. Pek tipim değildi, ama bir kere numaramı vermiş oldum. Sonra adam sürekli evine çağırıyor filan. Bir iki ay adamı yalvarttıktan sonra gittim. Tabii adam vaat ettiği hiçbir şeyi yapmadan sadece seviştik ve ben kaçtım. Çok fazla katlanamadım. İlk tek gecelik ilişkimdi. Sonra aradan bir ay geçti geçmedi ben bir kaşınıyorum, kaşınıyorum, bildiğiniz uyuz olmuşum. Kesin o adamdan geçti. Uyuz olmama rağmen o adamdan bile pişman olmadım hiç. Sonra ilacını kullanarak iyileştim tabii.

- Ve buna rağmen pişman olmadın mı yani? :)

Hiç kimsenin etkisi altında kalmadan verdiğim kararların ardında durabilecek kadar güçlü birisi olduğumu düşünüyorum. O adamla sevişmek için ben kendim gittim, kimse beni zorlamadı, giderken de hiç tanımıyordum, tek gecelik bir şeydi, her türlü hastalığın bulaşması olasıydı, bu riski göze alıp gitmiştim. Prezervatif kullanmak bir çok deri hastalığından sizi korumuyor. Bunu da biliyordum. Pişman olacak bir şey yok. Bu da benim için bir deneyim oldu.

- Son olarak konuyu eşcinsel evliliklere getirmek istiyorum. Biliyorum ki şu anda sürdürdüğün çok güzel de bir birlikteliğin var. Aklınızda evlenme düşüncesi var mı? Kaan Arer eşcinsel evlilikler hakkında ne düşünüyor? 

İki ayrı cevabım var. Bir romantik cevap: Biz evliyiz bile. Yani yasal olarak mümkün olmadığı için herhangi yasal bir dayanağımız yok. Ama bir insanın bir insana verdiği sözden daha değerli bir şey de olamaz. Bence samimiyet ve vicdan tüm yasal zorunluluklardan değerlidir.

İki reel cevap: Eşcinsel evliliğin ülkemizde de olması için uygun şartlar oluştuğunda var gücümüzle çalışacağız. Şimdilik genciz herhangi bir miras durumumuz yok, bu yüzden yasal sıkıntılarımız yok; ama bundan 20 yıl sonra benim annem babam ölecek, örneğin bireysel emeklilik fonum eşime kalsın isteyeceğim. Evimi, arabamı onun desteğiyle alacağım sonra benim kuzenlerime mi kalacak yani. Bu yüzden evlilik gerekli.

Hepsinden daha önemli cevap: Devlet erkinin yasal olarak getirdiği her türlü hak toplumun bizi daha kolay kabul etmesine sebep olacaktır. Bu yüzden çok önemlidir.



Dostum Kaan Arer'e sorularımı içtenlikle yanıtladığı için teşekkür ederim. :))


4 Haziran 2015 Perşembe

Kaan Arer'le röportaj -1

"Bi Gayin Günlüğü" blogunun sahibi arkadaşım Kaan Arer ile genelden özele birçok soruyu yanıtladığı uzunca bir röportaj hazırladım. İki kısıma ayırdığım bu röportajı, beğeneceğinize eminim. Neyse artık fazla oyalamayayım sizi de bir an evvel okuyun. :)


- Blog ve LGBTİ camiasında zaten yeterince tanınan birisisin, ancak yine de bilmeyenler olabilir diye sorayım: Kaan Arer kimdir?


Ayşe Arman röportajından sonra ben bile kendimi bir kez daha tanımış oldum. Orada gizli saklı hiçbir şey kalmadı zaten. Kaan Arer gey bir karakter. Geylere yardım amacıyla elinden geldiğince çaba gösteren, eşcinsel bir hayat yaşayan, okuyan, yazan, eleştiren tam bir Türk karakter.

Kaan çayına pötibör bisküvi banmaya bayılır, Türk dizileri izler, Türk edebiyatının seçkin eserlerini okumayı sever. Turing toplantıları şimdiye kadar yaptığım en güzel işlerden birisidir.

Tartışılmaz en güzel eserim bigayingunlugu buloğudur. Oradan çok fazla gence ulaşıyorum.

- O halde bu yardımsever yönünden devam edelim. Çok sayıda eşcinsele yardımcı olduğunu bizzat biliyorum. Peki bunun nedeni, her eşcinsel bireyin geçmişinde yaşamış olduğu türde zorlukları senin de yaşamış olman mı? Senin nedenin hangisi?

Sanki Tanrı beni dünyaya insanlara yardımcı olayım diye göndermiş. Ama gerçek bir yardımdan bahsediyorum, bir dilenciye para vermek, bir çocuğu pisi pisine kandırmak filan değil. Benim bu dünyadaki misyonum ihtiyaç duyan bireylere yardım edebilmek. Bu açıdan aslında sadece misyonumu gerçekleştiriyorum. Benim için mutluluk, başkalarının mutlu edebildiğimi görebilmektir. İş böyle olunca benim çektiğim sıkıntıları, benden sonra gelen gençler çekmesin diye internet ortamında yazmaya başladım. Üzerinden 4 yıl geçti, şu an aldığım e-postaların sayısını bile bilmiyorum. "Her gece yatarken 'iyi ki varsın Kaan' diye dua ediyorum" diyen e-postalardan bahsediyorum; "ölene kadar da dua edeceğim" diye biten mektuplar. Çünkü bu ülkede gençler tutanacak bir dal arıyorlar, "seni okudum ve intihardan vazgeçtim, güç buldum" diyen bir e-posta bile aldım. İşte bu postalar beni o kadar mutlu ediyor ki ölsem gam yemem artık diyorum. Belki misyonumu tamamlamadım ama büyük bir adım attığımın farkındayım. Bunun sevincini yaşadım.

- Ne mutlu sana ve elbette bizlere ki LGBTİ bireyler olarak bize uzatılan, tutabileceğimiz bir dost eli olmuşsun. Ama bir de tutunamayanlar var; ne yazık ki, daha geçenlerde bir LGBTİ bireyin daha intihar ederek aramızdan ayrıldığını öğrendik. Bu bakımdan uzatılmayı bekleyen ama bir türlü uzatılmayan ellerin de olduğunu düşünüyor musun?

Ben bir blog tutuyorum ve orada yazı yazıyorum zaten herkese ulaşmak elde değil. Çok küçük bir çerçeve. Bu iş sadece bir blog açarak bir yere kadar gelir. Bizim asıl sorunumuz çokça siyasi, devlet erkinin elinden geçiyor. Çünkü bir devlet kurumu eşcinseller vardır ve hep beraber yaşamalıyız demediği sürece bunu topluma anlatabilmemiz mümkün değil. Devlet kurumuna bunu söylemesi için baskı yapabilmek için de sivil toplum örgütü olmak lazım. Hiçbirimiz hepimiz kadar güçlü olamayız. Sivil toplum örgütlerimiz var ama bu örgütlerin ne iş yaptığı, ne kadar yararlı olduğu başka bir konu.

"LGBTİ KURULUŞLARI HİÇBİR ŞEYİN İYİLEŞMEMESİNİ HEDEFLİYOR"

- Sence ülkemizdeki LGBTİ hakları aktivizmi yeterli düzeyde ve etkili mi?

Derneklerde tamamen gönüllü çalışılırsa, hiçbir para mevzusu dönmezse ve yardım toplanmazsa işte o zaman haklarımız savunulur, ama Türkiye'de işler böyle gitmiyor. Ülkemizde LGBTİ haklarının hiç olmamasından ötürü AB'ye uyum protokolünden yararlanarak derneklerimiz AB'den maddî destek alıyorlar. Bu desteklerin oldukça yüksek olduğunu artık sağır sultan bile duydu. Sorun da işte burada başlıyor. LGBTİ kuruluşları haklarımızı savunur gibi yaparken aslında hiçbir şeyin iyileşmemesini hedefliyorlar. Çünkü işin içinde para var, eğer eşcinsel hakları kabul edilirse haliyle o derneklere aktarılan paralar kesilir. Bu yüzden de AB'den yardım alan kuruluşlar ne yazık ki çıkarları uğruna, sadece olumsuz haberleri medyaya yansıtmayı ve bir iki yürüyüş düzenlemeyi çalışma olarak görüyorlar. Özellikle olumsuz haberleri bolca yaymaya çalışıyorlar ki ülkemizde hiçbir düzelme olmadığını birilerinin gözüne sokabilsinler. Eşcinsel haklar için yapıcı ve kalıcı, cinayetlerin önüne geçici bir çalışmaları ne yazık ki yok.

- Yetersiz kalındığı ortada, ancak hiç mi olumlu bir faaliyetleri yok?

Tabii ki güzel şeyler de oluyor; örneğin, bir derneğimiz tüm milletvekili adaylarına bir metin götürerek imza kampanyası başlattı. Bunu destekliyorum, bu tarz eylemlerin daha da güçlü bir şekilde artması gerekiyor. Ama derneklerimizin Meclis çatısı altında çok daha yoğun faaliyet göstermesi gerekiyor.

- Şu anda olmasa bile ileri bir zamanda Kaan Arer'i bir dernek çatısında aktivizm yaparken görmemiz mümkün mü?

Tabii ki mümkün aslında şu an hayatımı bu aktivizme herhangi bir yasal sorun kalmayacak şekilde ayarlamaya çalışıyorum.  Örneğin, öğretmenlikten uzaklaşmam şart. Çünkü açık olduğumda öğretmenlik yapmamı kaldıramaycaklar, ve benim geçim sıkıntım olmamalı. Derneklere akıtılan paralara muhtaç olmadan bu işi yapmak istiyorum.

 "OKUMAK İSTEYEN ZATEN OKUYOR, YASAKLAMANIN BİR ANLAMI YOK" 

- Son zamanlarda "müstehcenlik" bahanesiyle birçok LGBTİ içerikli siteye erişim engellendi. Bunlardan biri de senin blogun oldu. Bu engellemeler ve sansür hakkında ne düşünüyorsun? 

Hükületimiz (bu ülkede hükümet birebir devlet olmuştur bu yüzden ben kısaca hükület diyorum) halkını çok sevdiği için ve halkının karar verebilecek yetide olmadığını bildiği için "Her şeyin kararını biz verelim siz hiç düşünmeden rahat rahat yaşayın" diyor. Bu inançla internet sitelerine de el attılar. Benim seks yazılarımı okusanız örneğin Mavi Bornozlu Adam veya Hamamda Seks aslında çokça naif yazılardır ki, içerisinde pornografik öğe bulamazsınız. Bunlar tamamen erotik yazılardır. Erotizm ise kanaatimce zararlı bir şey değildir. Ama müstehcen mi müstehcen. Okumak isteyen zaten okuyor, yasaklamanın da bir anlamı yok. Okumak istemeyen de zaten milyonlarca blog arasından seks yazısını arayıp bulamaz ve okumaz. Kimseye bir şeyi diretmiyoruz. Zorlamıyoruz.

- Peki ya engellemelere maruz kalmamak adına erotik içeriği kaldırmayı düşünür müsün?

Gerek görmüyorum. Çünkü Kaan Arer her şeyi lisanı münasiple konuşabilen, kapalı toplum olmaya itiraz eden, bu yüzden kendi sırlarını bile ifşa etmekten çekinmeyen açık, dürüst, samimi bir insan. Seksi hayatımdan çıkaramayacağıma göre, yazılarımdan da çıkarmak istemem.

Ayrıca bu blogu neden açtığımı az evvel anlatmıştım, bu amaca ulaşabilmek için yüksek tık alan bir site olması gerekiyordu. Yoksa Google aramalarında üst sıralarda çıkamıyorsunuz. Yani biraz daha ulaşılabilir olmak için seks pazarlamak zorunda kaldım. Çünkü seksten bahsetmezsen hiç görünür olamazsın, o zaman da amacına ulaşamıyorsun. Yani seks yazayım demedim, ama baktım ki sadece o yazılar tık alıyor, o zaman her yıl iyi bir seks yazısı yazma kararı aldım. Çünkü başlığı çekici olan bir yazı paylaştığımda onun için gelen trafik blogu bir sene götürüyor. Ben de stratejik davranarak her yıl bir seks yazısı patlatmaya çalışıyorum.


Röportajın ikinci kısmında, Kaan Arer'in "hetero" hallerini  ve nasıl "uyuz" olduğunu merak edenler için: Röportajın devamı  :)

3 Mayıs 2015 Pazar

önce çocuğum diyenlere naçizane bir teşekkür

Bugün kendimi düşünceler havuzuna derinlemesine dalmış bir halde buldum. Bu sırada biraz duygulandım, biraz da içlendim. Ama sonunda bir teşekkür borcum olduğunu fark ettim, 'çocukları' olarak. :))


Bugün çok yakın bir dostumun Feysbuk'ta paylaştığı fotoğrafını ve annesinin de bu fotoğrafın altına yazdığı "Güzeller güzeli kızım 😍 ❤️💛💚💙💜" yorumunu gördüm. Onun adına sevindim, mutlu oldum. Bir trans kız annesi olarak çocuğunu -olması gereken şekilde- bağrına basmıştı. Haliyle biraz (?) duygulandım. :))

Sonra dostumun, çıktığı bu hayat yolculuğunda en başından itibaren ailesiyle olan çatışmalarını, diyalog kurma ve kendini ifade etme zorluklarını ve yaşadığı sıkıntıları anımsadım. Gerçekten de kolay değildi.

Ama şu anda geldiği nokta itibarıyla, dönüp geriye bakınca gerçekten de "nereden nereye" denilecek bir yolculuktu onunkisi.

Sonuç ise yürüdüğümüz yol, geldiğimiz nokta bizimdi; istediğimiz olmuş, ailemiz her ne olursa olsun yanında yer almak için başkalarını değil bizi seçmişti. Bu yüzden de başkalarına karşı mücadelemizde başarılı olmuştuk. Belki de yalnızca şanslıydık, kim bilir. Çünkü annemiz gerçekten bir anneydi. :))


Hemen ardından da aklıma, daha önceki bir yazımda da anlattığım, annemi LİSTAG'a (LGBTİ Aileleri ve Yakınları Grubu) götürüşüm geldi: Oradaki insanlar... Çocukları için kendi kimliklerini bir kenara bırakıp, yalnızca "çocuğum iyi olsun, onu kaybetmeyeyim" derdi ile çırpınan ebeveynler...

Evet "kendi kimliklerini bırakıp" dedim, çünkü oradaki insanların her birinin kimliği birbirinden apayrıydı: Tutucu insanlar da vardı, çağdaş olanlar da; durumu iyi olan da vardı, durumu kötü olan da... Dert insandan olunca herkes sadece insan kimliğini alıp gelmişti, gerçekten de herkes eşitti.

Birçoklarının aksine buradaki insanlar bu kez bencil olmamışlardı; kendilerini düşünmüyor, yalnızca çocuklarını düşünüyorlardı. Kendilerinin nasıl olacağı değil, çocuklarının nasıl olacağı önemliydi onlar için. "Her şey Rabbimizden, söylenecek bir şey yok." diyeninden "Çocuğum iyi olsun da, onu kaybetmeyeyim gerisi önemli değil." diyenine kadar hepsinin tek düşündüğü şey çocukları idi.

O noktada artık, başkalarının ne diyeceği, ne tür sözlerle karşılaşacakları, kime ne açıklama yapacakları vs. vs. tüm bu soru(n)lar bir kenara itilmiş, hepsine göğüs gerilmiş ve cansiparane çocuklarının önünde yürüyen ebeveynler vardı.

İşte o ebeveynler gerçekten ebeveyndi. Öyle böyle ebeveyn de değillerdi, diğerlerinin aksine çocuk dünyaya getirmek değildi onları ebeveyn yapan; dünyaya getirdiği çocuğun hayata tutunmasını sağlamaktı. Ne kadar başarılı olduklarını/olacaklarını bilemem, ama onlarda çocuklarına her daim açık olan bu yüce gönül olduğu sürece gerçekten ebeveyn olacakları kesin.

Gerçekten ebeveyn olan, her şeyden önce çocuğum diyenlere naçizane bir teşekkürümdür. İyi ki varsınız! :))

24 Nisan 2015 Cuma

1915 acımız ve nefret saçan ağızlar

1915, öncesi ve sonrası... 1. Dünya Savaşı atmosferi, bağımsızlık hareketleri, isyanlar, çeteler ve hüzün dolu acılarımız...

Bugün burada hakkında yazacağım şey o günün acı olayları olmayacak. Ne bir tanım yapmaya gideceğim ne de "kim ne derece haklı" cinsinde kirli sorgulamalarda bulunacağım.

Bugün burada Türkiye'nin her onurlu yurttaşı gibi yapmamız gereken şeyi yapacağım. BİZİM acımızın yasını BİZ olarak tutacağım, bir Türk olarak Ermeni kardeşim ile kol kola, omuz omuza. Çünkü olması gereken budur.

Türkiye Ermenileri ve diğerleri olarak ikiye ayırmak ve saflar oluşturup bunları birbirine çarpıştırmak ne denli ahlakî, ne denli insanî olabilir ki?!

OLAMAZ. Bugün o ya da bu şekilde, geçmişin kanlı günlerini bugüne taşıyarak yaramızı kaşımak ve kanatmaya çalışmak tek kelimeyle ahlaksızlıktır, insanlık dışıdır.

"Senin tuzun kuru; sen katledilmedin, senin ailelerin öldürülmedi, sürülmedi..."

Ben eğer insan isem benim ırkım olmaz, ben eğer eşit isem benim ırkım olmaz, ben eğer yurttaş isem benim ırkım olmaz...

Öldürülen herkes benim insanım, benim eşitim, benim yurttaşımdır; ve bugün yaramızı kaşımaya kanatmaya kalkışanların aksine ben acıları ırk, millet, din, dil diye ayırmam. Hiçbir zaman da onurlu bir Türkiye yurttaşı olarak ayırmadım. Çünkü ben öncelikle insanım.

"Sen de atıp tutuyorsun ortalığı boş bulmuşsun" diyebilirsiniz, küçümseyebilirsiniz de. Ama ben bunu o ortalıkta "Bazı yaralar zamanla iyileşmez" diyerek nefret saçan ağızların aksine gerçekten halkların ortak barış dolu geleceğini özümseyen biri olarak söylüyorum.

Nasıl mı?

O ağzı kanlı, dili kanlı, iğrençlerin aksine, ben bir Türk olarak Ermeni'lerle aynı sokakta yürüyor, aynı havayı soluyor, hatta aynı kaptan yemek yiyorum. Ben Ermeni dostlarımla birlikte yaşıyorum.

Gerçek acı sahibinin acısı bir gün değil, aklına geldiği her gündür.

Yazıklar olsun o acıları, diline pelesenk edenlere! Çünkü onlar acıyı paylaşmazlar. Çünkü acıyı paylaşan insan, ne yüreğine sığdırabilir ne de diline. Aklına her gelişinde boğazında bir düğüm oluşur. Dili dolanır. Konuşamaz.

"Katliam var, zulüm var, kan var" diye bağırarak, insanların hislerini yoksayarak ortalıkta gezinen "sözde solcu"lara dikkatli bakın. Onlar kadar sahte başka insan bulmanız neredeyse imkansızdır. Onların ne duyguları vardır ne de acıları hissedebilecek kalpleri.

Bir solcu düşünün ki halkların arasını açsın. Bir solcu düşünün ki halkları karşı karşıya getirsin. Bir solcu düşünün ki kandan beslensin. Bir solcu düşünün ki -rahmetli Hrant Dink'in de yakındığı gibi- emperyalizmin arenalarında dövüştürdüğü gladyatörler misali halkları dövüştürsün, ağzından salyalar saçan kirli emperyalizme hizmet etsin.

Onlar solcu olamazlar; çünkü onlar yalnızca saldırmayı, nefret saçmayı ve kanatmayı bilirler.

Soruyorum sizlere: Bir yarayı kaşımanın, sürekli durup durup insanların gözüne sokmanın, halklara ne gibi yararı olabilir ki? Benim dün doğum yapan, bugün evine gidip onunla birlikte sevincini paylaştığım Maria ablamla aramdaki muhabbete ne gibi bir yararı olabilir ki acıları dillendirmenin?! Acıya sahip çıktığını söyleyenlerin, acıdan burnu sızlamadan, boğazı düğümlenmeden acıyı dillendirmesi mümkün müdür?!

Mümkün değilse, bunlar kimdir? Neyin peşindedir? Neyin çığırtkanlığıdır bu?

Bir iyilik yapmak istiyorsanız artık nefret saçan ve halkların arasını bozmaya çalışan o iğrenç çenenizi kapatın! Çünkü ne ben ne de Maria ablam, ne de artık barış dolu yarınları birlikte omuz omuza inşa etmek isteyen güzel insanlar, sizin burnunuzu sızlatmayan BİZİM acımızla oynamanıza izin vereceğiz!

Ermeni dostlarıma ise sözümdür, "sizin acınızı paylaşıyorum" diyemem; çünkü "siz" değil hep beraber "biz" varız, "bizim acımız" var. Acımızın yasını birlikte tutacak birlikte barış dolu geleceğimizi yeniden kuracağız.

Bağırarak değil, gönülden söyleyince anlamı olur: "Nefrete inat, yaşasın hayat!"