27 Mart 2015 Cuma

bu kez babam için

Bu kez babam için yazdım, hem bayağıdır özel bir şeyler de yazmıyordum değişiklik oldu. Biraz duygulu bir yazı olabilir. Her ne kadar dikkat etmeye çalıştıysam da umarım ajitasyon olarak görmezsiniz. İyi okumalar. :)

 

Babam hakkında çok fazla bir şey yazmadım, gerçi babalar söz konusuysa ne kadar çok şey yazılabilir ki? Çoğu muhabbetimiz yüzeysel, detaysız; içtenlikten uzak, bizden uzak... Herkesin böyle midir ya da genelde böyle midir? Hiçbir fikrim yok, ama bizde böyle. Belki de gizlemek zorunda gördüğüm eşcinselliğim yüzünden kaçıyorumdur, bu yüzden de yüzeysel kalıyordur konuşmalarımız. Kim bilir?

Bugün nedense babama karşı oldukça duygusalım. Sanki o ataerkil, yer yer bencil ve kompleksli adam değil de bir başkası varmış gibi karşımda. Belki de telefonda duyduğum sesindeki yorgunluğu ve sıkkınlığı derinlemesine hissettiğimden böyle duygusallaştım, bilemiyorum.

Her ne kadar "artı" şeyler bizde annem tarafından karşılansa da temel ihtiyaçlarımız babamdan sorulur; faturasından yiyeceklere, eve alınacak diğer şeylere kadar her şey babamın eline bakar. Bu yüzden evi babam geçindirir desek çok da yanlış olmaz. Eve gelirken yanında getirdiği bir somun ekmek, o yaşına rağmen halen haftanın her günü dükkanında bir başına çalışarak döktüğü alın teri sayesindedir. Düşünüyorum acaba ben öyle bir monoton hayatı sürdürebilir miydim? Öylesine yalnız, öylesine heyecansız, öylesine -mış gibi... Gözlerim doluyor elimde değil. Yanıt ise belli.

Aslında o kadar haksızlık ediyorum ki babama; her ne kadar ideal bir kişilik olmasa da bir baba için, elinden geleni yapan bir baba. Onun gözünden hayata bakınca aslında hiç de hak etmiyor bu yaşadıklarını. Ama dışarıdan öylesine müstahak ki. Keşke bizim gözümüzden olan hayat ile başkalarınınki örtüşebilse, belki ortayı bulabilirdik. Keşke, yine keşke ve sonsuz keşkeler...

Ailelerimiz bize en çok şey sunan ve bizden kişisel olarak en az şey bekleyen kimseler. Evet hiçbir zaman ideal olamazlar, ideal değillerdir. Ama biz ne kadar ideal olabildik ki? Her gün yüzlerce önemsiz, hatta gereksiz insanın kaprisini çekerken bizlere en çok değer veren ve bir şekilde sürekli hizmet eden ailemize ise yeri geldiğinde bir-iki kelamı bile çok gören bizler, ne kadar idealiz? Onlar gittiğinde belki de geride hiçkimse kalmayacak sahici olan, ama önemsiz insanlar istemediğimiz kadar.

Bu akşam sanırım şanslı günümdeyim, henüz onları yitirmeden bunun farkına vardım; biliyorum bu farkındalık uzun sürmeyecek, belki bir hafta belki de birkaç gün... Hem onca anlayışsızlığın, duyarsızlığın ve bencilliğin ardından insanın içinden koşup boyunlarına atlayası da gelmiyor doğruya doğru. Ama yine de, dilimizden eksik olmuyorsa ve sürekli başkalarından bekliyorsak bizim de göstermemiz gerekmez mi? Hani "gerçek sevgi karşılıksız olan" idi?

Dünyaya gelmemi ve bugünleri görmemi sağlayan aileme ve özellikle de bugün bana bu yazıyı yazdıran babama sevgiler... Her ne kadar okuyamayacak olsalar da... :')

16 Mart 2015 Pazartesi

ataerkil gurur ve erkek terörü


Televizyonda zaplarken bir haber kanalında yine nafile bir tartışmaya denk geldim. KJ'de ise "Erkek şiddetinin temeli ne?" Yanıtını bulmak şöyle dursun, program yalnızca kadınlardan oluşuyor olsa da erkek baskısına karşı bir araya gelip güçlü bir duruş sergileyebilecek güçlü tek bir ses oluşamadı. Kimileri mağduru oldukları sisteme halen arka çıkma gayreti içinde kıvransa da neyse ki doğruları çatır çatır konuşabilen direnen kadınlar da vardı. Elbette yayını bu halinden dolayı eleştirmek pek doğru olmaz, çünkü mevcut Türkiye'nin bir yansıması sonuçta.

Neyse biz sorumuza geri dönelim, "Erkek şiddetinin temeli ne?" demişlerdi. Yanıt veriyorum: Gurur. Evet, bu şiddetin temeli tek kelimeyle gurur.

Daha anlaşılır olması için biraz daha öncesinden başlayalım konuya. Doğumundan ölümüne kadar bu topraklarda yaşamış olan erkeklerin çoğunluğu -hemfikir olsun/olmasın- "kendisine hizmet edilmesi gereken", "el üstünde tutulması gereken", "üstün insan" saçmalıklarına maruz kalmış ve bu düşünceler adeta beynine kazınmıştır. Gelgelelim bu zırvaların, insan hakları temelinde çağdaş dünyada kabul gören herhangi bir karşılığı bulunmamaktadır. İster kabul edin, ister reddedin ama kadın-erkek eşittir. Bu kadar net.

Şimdi bazıları çıkıp "efendim ne münasebet erkeğin kas gücü fazladır, erkek daha mantıklıdır, sistemin beynidir" gibi doğru/yanlış birçok basmakalıbı savurmaya başlayacaktır. Ancak bunların hiçbiri, kadının erkekten daha aşağı bir varlık olduğunu ve bu yüzden eşit olmadıklarını göstermeyecektir. Diyelim ki onlar haklı olsun kadın-erkek eşit olmasın, bizlerin bu eşitsizliği kabul edip de buna göre bir muamelede bulunmamız söz konusu dahi olamaz. Çünkü tek hakikat, insanların seçimi dahilinde olmayan bir durumdan dolayı haklar bazında kısıtlanamayacağıdır. Bu nedenle eğer ki biz kadın-erkek eşittir demişsek, bu, bireylerin cinsiyet temelinde ayrımcılığa maruz bırakılamayacağını kastettiğimizdendir. Yoksa kimsenin derdi, erkekteki kas kütlesi ile kadındakini kıyaslamak vs. değildir.


Kadın-erkek eşitliği meselesini halledebildiysek, artık sorumuzun yanıtına geri dönelim. Evet bu ülkede erkek hep pohpohlanan olmuştur. Bu eşitsizliğin sorumlusu olan ataerkil sistemi halen ve halen savunarak erkeğin egosunu şişirmiş durumdayız. Egosu şişirilen erkeğin, gerçekle yüzyüze kaldığında karşısında var olanın eşit bir kadın olduğunu fark etmesiyle yaşadığı buhranını bizler "kadına şiddet" olarak görmekteyiz. "Ya çok soyut oldu bu da Geylesofçum anlayamadık" diyenlere hemen birkaç örnek vereyim:

Eşit kadın, kocası ile evli kalmak için artık geçerli bir neden görmediği an hakkı olan boşanmayı dile getirir; ancak erkek bu konuda hemfikir değilse hemen ataerkil sistemin kendisine sunduğu "üstün insan" egosu ile bu durumu kendine yediremez; evet karşımıza çıkan "gurur"dur, gurur yapar; ardından engellemek için en kolay yöntem olarak gördüğü şiddete başvurur ve... Merhaba (!) #ErkekTerörü.


Bir diğer örnek: Eşit kadın işten eve yorgun gelmiştir; her ne kadar takati kalmasa da mutfağa girer ve sofrayı hazırlamaya koyulur; ancak yorgunluğun da verdiği ağırlıkla sofrayı kurması uzun sürer; koca yine bir "ataerkil gurur" ile "nasıl olur da sofra halen bu saate kadar hazır olmaz" diyerek -öhüm öhüm ataerkilliği benimsemiş dostalarım için burada bir "kör kör parmağım gözüne" diyor ve daha açık yazıyorum "nasıl olur da sen, kadın, erkek olan bana vaktinde hizmet edemezsin, nasıl gecikebilirsin, ne haddine senin" diyerek- kadına sözlü şiddette bulunur; eğer ki kadın, hakkı olan eşit muameleye inancı gereği bu zulme sesini çıkarır ise bunun fiziksel şiddete dönmesi işten bile değildir; yine ataerkil gurur devreye girer, "sen nasıl bana sesini çıkarırsın" diyerek... Hoşgeldin (!) #ErkekTerörü.

www.umitkaralar.com/project1.html 
Fotoğraf: Ümit Karalar, Model: Doğa Rutkay

Örnekleri daha da arttırabiliriz. Ama utancımızı yüzümüze vurmaktan başka bir işe yaramayacaktır -ki böyle giderse kimsenin bu yazdıklarımdan utanacak erdemlere sahip kalacağını da tahmin etmiyorum ya. Yine de olumlu düşünmek istiyor ve "dilerim erdemli insanlar bu ülkede de varlığını sürdürür" diyorum.

Bizler bu ataerkil sistemi sürdürmekten vazgeçmediğimiz sürece, erkeğin üzerine yüklemiş olduğumuz bu iğrenç "ataerkil gurur", gerçekle örtüşmediği ve çıkmaza girdiği her an kadına yönelik baskıya, şiddete ve erkek terörüne dönüşecektir; bizler ise halen "acaba erkek şiddetinin temeli nedir" diye sorulan televizyon programlarını izlemek zorunda kalacağız.

Bu arada "Dünya cinsiyet eşitliğinde nerede? Biz neredeyiz?" sorusuna yanıt olması açısından küçük bir haber paylaşayım:

Geçtiğimiz hafta içinde ABD Dışişleri eski Bakanı Hillary Clinton, görev süresi içinde e-postalarını devletin kendisine sunduğu güvenli hesap yerine kişisel hesabından göndermesi nedeniyle ABD gündeminde 'sansasyonel durum' olarak yer aldı ve bunun üzerine basın açıklaması yaptı. Açıklama sonrası sorulara yanıt veren Clinton'a bir soru da TRT muhabirinden geldi, "Eğer erkek olsaydınız bu kadar eleştirilir miydiniz?" sorusu üzerine gerek ana akım medya gerekse sosyal medya aracılığıyla çok sayıdan ABD'liden tepkiler yağmaya başladı: "Oha bu muhabir 90'lardan mı gönderilmiş" ve hatta "Türk muhabirinin aptal sorusu" gibi şeyler yazıldı... Ancak muhabir ne aptaldı ne de 90'lardan gönderilmişti, tek sorun 2015 Türkiye'sinde yaşamasıydı.

17 Şubat 2015 Salı

ikiyüzlü ayrımcılık içinde yaşayabilmek

 

Bu aralar kendimi hiç olmadığım kadar azınlık hissediyorum. Can sıkıcı olan kısmı ise kişiliğimin içinde bulunduğum duruma hiç uygun olmaması. Çünkü benim irademin dışında doğuştan sahip olduğum tuhaf bir kişiliğim var. Bazı konularda doğrularıma sıkı sıkıya bağlıyımdır ve isterim ki etrafımda da bunları oldukça sık görebileyim. Göremesem bile tam tersi bir durumla içli dışlı olmayayım, mümkünse benden uzak olsun.

İşte böylesi tuhaf bir kişiliğe sahip birinin çevresinde bu kadar çok "hayır bakın öyle değil" diyeceği kimsesinin olması bunu uygularken değil, zihninde düşüncesi dolanırken bile gayet yorucu oluyor.

Hangi biriyle uğraşabilirsin ki? Yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insan cinsiyetçi, ırkçı, cinsel yönelimci, dinci veya mezhepçi... Sürekli bir ayrımcılık söz konusu. İşin tahammül edemediğim kısmı ise sözde ayrımcılık karşıtı olanların uygulamada ise ayrımcılıkta başı çekiyor olmaları:


Bir tanesi kadın olarak kendilerine daha fazla hak verilmesi gerektiğinden bahseder, ama ertesi gün kadının kocasından daha az maaş alması gerektiğini, çünkü erkeğin onurunu kıracağını, kadının yerinin erkeğin yanı olduğunu önüne geçmesinin yanlış olduğunu söyler... Önce erkeği kendisinden üste çıkarır sonra da aşağılık kompleksine girer...

Başka biri cinsiyetçiliğin yanlış bir şey olduğunu ve insanlara yaklaşırken kadın veya erkek diye bakılamayacağını söyler, ama sonrasında muazzam bir genelleme ile erkeklerin kadınlardan güçlü olduğunu bu nedenle erkeklerin kadınları kollaması gerektiğini, kadınların muhtaç varlıklar olduğunu söyler...


Bir diğeri tektipçiliğin yanlış bir şey olduğundan bahseder, ama bir erkeğin nasıl olması gerektiğini veya bir kadının nasıl olması gerektiğini belirleyen toplumsal cinsiyet kalıplarının var olması gerektiğini savunur...

Başka biri çıkar ırkçılığın çok kötü bir şey olduğunu söyler, sonrasında ise "şunlar da her yeri sardı inanır mısın, filanca şehre bile yerleşmişler, ülkeyi ele geçirdiler" gibi sözler sarf eder...


Diğeri de inançlarına saygı duyulmadığından dem vurur, ama iş başka birinin inancına veya inançsızlığına gelince "hadi ya neden benimle aynı şeye inanmıyorsun bak çok üzüldüm senin adına, ama sakın seni kınadığımı düşünme, sorun yok" gibi talihsiz ve bir o kadar da saygısız açıklamalarda bulunur...

Benzer bir şekilde bir diğeri inanç özgürlüğünden bahsedip sonrasında tanımadığı kimseler hakkında "filanca mezheptekiler de şöyle şöyle sapkınlıklar yapıyorlarmış, zaten onlar her türlü cezayı hak ediyor çünkü benim gibi inanmıyor" diyecek kadar da ileri gider...


En gülünç olanı ise bizler -yani eşcinseller- arasındaki bir grup insan: Sürekli heteroseksüel çoğunluğun kendilerini cinsel yönelim farkı yüzünden baskıladığından söz eder sonra da gider kendi aralarında "ay o biseksüelmiş yalnız, onunla ciddi bir şeyler düşünecek değilsin ya, aldatır o seni saçmalama sakın" diyerek biseksüelleri dışlar...

Benzer şekilde kendi kendini dışlayan başka bir kesim ise translar arasındaki bir gruptur: Natrans bireylerin kendilerine ayrımcılık uyguladığını ve toplumdan dışladığını söyler ama ardından sosyal çevresinde başka bir trans birey görmek istemez, mümkünse eşi de natrans olmalıdır vs. vs...

Bunların yanlış ve bir o kadar da tutarsız davranışlar olduğunu anlatmaktan yoruldum. Yorulmak bir kenara dursun boşa çekilen kürek misali uğraşlarımın sonuç getireceğine dair umudum var mı, pek emin değilim. Bu durumda ne kadar çaba gösterebilirim ki?!

Peki neden azınlık hissediyorum? Çünkü nereye baksam herkes bir şekilde bu saydıklarımı yapıyor, en yakın arkadaşımdan tut, en benden alakasız olup görmek zorunda kaldığım insana, hatta aileme kadar çok sayıda insan... Uzaktan görseniz birçoğundan da böyle bir şey ummazsınız.

Velhasıl ayrımcı olmayan bir adım öne çıksın. Çünkü şu dünyada az olduğumuz kadar da değerliyiz. Her ne kadar kendimizi yalnız hissetsek de "ne biçim dünya bu" da desek azınlık da kalsak, o kadar da yalnız değiliz. En azından temennim bu yönde. :))

Vicdanların azınlık kalmadığı yarınlar görebilmek ümidiyle...

7 Şubat 2015 Cumartesi

açılma öykülerim: yine bir dost

İlk açılmamdan yaklaşık 4 yıl sonra yine bir dost... İyi okumalar. :))


Bugün size bir açılma öykümü daha aktaracağım; çok yakın bir kız arkadaşıma daha açıldım. Her ne kadar buluşmamızın en başından beri bu fikir aklımda olsa da zamanlama bakımından oldukça ani bir karar almış oldum.

Uzun zamandır görüşemiyorduk, stajlar, bayramlar seyranlar vs. derken koca bir yazı geride bırakmıştık. E haliyle birbirimizi özlemiştik. Beni aradı ve staj sonrası bir şeyler yapalım mı diye sordu. Ben de zaten dünden razı, hızlı bir şekilde duş aldıktan sonra yola koyuldum. Henüz `radikal karar´ımı alalı 3-4 gün olmuştu. Madem görüşmek istiyordum açılmam gerekliydi, sonuç ne olursa olsun. Yol boyunca bunları düşündüm durdum. Ancak nasıl yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bu diğer açılmam gibi değildi, bu kez yüzyüzeyken söylecektim.

Sonunda buluşma yerine vardım ve nerede olduğunu öğrenmek için aradım. Bir mağazada kıyafet bakıyordu yanına gittim, sarıldık, koklaştık vs. derken muhabbet başladı. İlk soru: "Feysbuk'unu kapatmışsın, neden?" :) Beklediğim bir soruydu ama henüz yanıtını veremezdim, o yüzden geçiştirdim.

Aslında soruyu duyduğumda yüzümde birden gülümseme oluştu çünkü içimdeki ses şöyle diyordu: "Açılma mı diyordun al sana açılma fırsatı!" :)) Tabii ki ayak üstü de söylecek halim yoktu olmadı.

Daha sonra birlikte kahve içmek için bir yere oturduk. Burası açılma için çok daha uygun bir ortamdı; ayak üstü değildi, başbaşa konuşabilecektik. Kahvelerimizi söyledikten sonra yeniden bir sohbet aldı başını gitti. Sohbet sırasında sık sık kadın-erkek ilişkisi geçiyordu. Normalde rahatça geçiştirdiğim bu tarz muhabbetlerde bugün ise `kendim olacağım´ psikolojisi ile çok daha tedirgindim ve sürekli de açılmalık fırsatlar geliyordu: Ya Geylesof neden sevgilin yok anlamıyorum. Mesela bugün dikkatimi çekti, onca erkeğin içinde sen daha dikkat çekiyorsun, hoşsun... Neden biri yok ki?" :))

Yine güzel bir orta. Gözler Geylesof'un üstünde. Gol müüüü??? Öhüm öhüm bu da gol değil. :))

Gün sona ermişti, ama ben halen açılamamıştım. Bir hamle yapmalıydım, ayrılacağımız sırada onu evine bırakmayı teklif ettim. Kabul etti ve birlikte evine kadar yürüdük. Yürürken bir yandan da konuya nasıl başlayacağımı düşünüyordum.

"Ne olursa benimle arkadaşlığını sona erdirirsin?" diye sordum. "Hımm bilemiyorum niye arkadaşlığını bitirmeyi mi düşünüyorsun?" dedi, anlaşılan böyle bir soruyu hiç beklemiyordu, haliyle şaşırmıştı. Yalnızca öğrenmek için sorduğumu söyleyince, "Valla bugüne kadar bana karşı bir zararını görmedim Geylesof, eğer çok büyük bir zararın da olmazsa seninle arkadaşlığımı bitirmek istemem" dedi. Olumlu bir tavırdı aslında ama nedense yeterince tatmin olamamıştım. Çünkü konunun cinsel yönelimle ilgili olacağını hiç tahmin etmeyerek bu yanıtı verdiğinden emindim. "Hayır öyle değil, yani yalnızca benimle ilgili bir durum olsa... Yani seninle ilgisi olmasa..." dedim, öyle olunca daha da rahat bir şekilde "Hee o zaman beni ilgilendirmez zaten" dedi. :D Bunun duyunca biraz komik geldi tabii, sanki 'ne halin varsa gör' dermiş gibi. :D Ama onu kastetmemişti olumlu anlamda söylediğini belirtti, "Biliyorsun benim kişiliğimi ben de azınlık bir kesimdeyim şu ülkede zaten, her ne olursa olsun seni desteklerim ve yanında olurum" dedi. Biliyordum çok olumlu yaklaşıyordu sözleriyle ama benim aklımdaki tedirginlik nedense halen devam ediyordu. Aşırı derecede zorlanıyordum, bir türlü konuya giremiyordum.

Sonunda gözlerimi diktiğim yola bakmayı kestim ve bir cesaret başımı çevirip yüzüne baktım, göz gözeydik, "ben erkeklerden hoşlanıyorum" dedim.

Tepkisi şöyle oldu:

"Tamam? Ne yapabilirim senin için?" o.O

Belli ki hiç beklemiyordu, şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemiyordu.

Açıldığım kişiler hakkında biraz bilgi verdim. Bunun benim kararım olmadığından bahsettim. Zamanında çok zorluklar yaşadığımı ama şimdi kendimi daha iyi hissettiğimi söyledim ve yolu böyle tamamladık.

Eve vardığımda ondan aldığım kısa mesajda şunları yazmıştı:
"Bunca yıldır seni rahatlatacak bir arkadaşın olamadığım için özür dilerim. :/ Bu daha çok bağladı beni sana, yani paylaştığın bir arkadaşın olabilmek beni onurlandırdı diyebilirim. Kesinlikle her şeye açığım ve destekteyim. :) Çocukluktan beri arkadaşız en yakınlarımdansın. Bu kesinlikle normal bir konu ve normal bir şekilde devam edeceğiz. ;) Sadece en son çare olarak yakışıklı Geylesof'çuğumla evlenemeyecek olmak beni üzmüştür en fazla. :D haha şaka tabii ki. :D Aynen devam edeceğim ben tabii ki de arkadaşlığımıza sonsuza kadar. :)"

Bir açılma öykümün daha sonuna geldik efenim. :)) Dilerim sizin açılma öyküleriniz de en az benimki kadar güzel bir sonla başlar. Başlar diyorum çünkü bu aslında yepyeni bir öykünün başlangıcı. :))

Herkese kendisi olabildiği bir hayat dilerim, çünkü hayat böyleyken anlamlı. :))


Not: Yazıda geçen `radikal karar´ konusunda ayrı bir yazı yazacağım. :))

3 Şubat 2015 Salı

keşke mi demeli? yoksa iyi ki mi?

Ah keşke, keşke ah... Aşk? Tekrarlanan sözler, sözcükler... Bitmek bilmeyen sonu gelmeyen...

Hayatta en sevmediğim sözcük sanırım "keşke". Yapmak isteyip yapmadıkların, olmasını istediklerin ama olamayanlar... Hayaller, planlar ve düşler ile gerçekler, koşullar ve gizemler arasındaki tutarsızlıktan doğan lanet bir sözcük. Kim istemez ki bir çırpıda örtüşsün düşler ve gerçekler, ama olmuyor işte. Her zaman her şey planlandığı gibi gitmiyor.

"Sevdiğim" diyecek halim yok, nesini tanıdın nesini biliyorsun diye sorarlar adama, ama hoşlandığım biri vardı. En azından öyle gibiydi. Ancak karmaşa karmaşa ve daha fazla karmaşa içinde -püf- uçtu gitti. :) Kimilerine göre çok da iyi oldu, kimilerine göre ucuz atlatılmış bir maceradan ibaretti, ama yine insan o lanet sözcüğü düşünmeden edemiyor: Keşke...

Keşke tanısaydım, deneseydim, olsaydı, falan filan, falan filan...

Tekrardan düşler aleminden gerçek hayata dönüş yapıyorum. Bu sefer çok sevdiğim bir sözcük karşılıyor beni: "İyi ki" :)

İyi ki bu yolculuğa hiç başlamamışım, tanımamışım, denememişim, ileri gitmemişim, kalbimin kırılmasına neden olmamışım...

İşte hayat "keşke"ler ve "iyi ki"ler arasında gidip gelen mutsuz veya mutlu olmayı seçtiğimizin göstergesi olan şu iki sözcükten ibaret.

Ben mutlu olmayı seçiyorum ve bu yüzden yola "iyi ki"lerimle devam ediyorum. Belki kendimi avutuyorum ama, "keşke"lerimle kontrolüm altında olmayan şeylere üzülüp arkama bakmak yerine "iyi ki"lerimle değiştirebileceğim bir geleceğe bakıp mutlu olmak en akılcı seçim olsa gerek.

İyi ki yazdım rahatladım. :)

22 Ocak 2015 Perşembe

açılma öykülerim: ilk açılmam

Açılma Öykülerim, başlığı altında kendi açılma sürecimi aktaracağım. Elbette bu tamamen bir açılma değil, belli ölçülerde açılma. İşte ilk açılmam. :))


İlk açılmam liseden bir arkadaşa oldu. Liseden günümüze devam eden bir kardeşliğin de belki de benim tarafımdan atılan ilk adımı bu oldu. Çünkü kendim oldum.

Onunla daha önce de eşcinsellerin yaşadıkları sorunlardan ve dışlanmalardan konuşurduk. Yani bu konuda desteği her zaman vardı ve LGBTİ ayrımcılığına karşıydı. Bunu gördükten sonra acaba o da lezbiyen mi diye düşünmedim değil. :) Çünkü bu tür şeyleri savunabilmek için LGBTİ olmak gerekir diye düşünüyordum o zamanlar.

Bir gün Feysbuk'ta konuşurken yine bu tarz konular açıldı ve cesaret edip sordum: "Hiç kendi cinsinden hoşlandığın oldu mu". Yanıtı "hayır" oldu, doğrusunu söylemek gerekirse evet demesini bekliyordum. :) Tabii ben sorunca onun da sormak hakkıydı: "Ya sen?". Bir anlık tereddüdün ardından "Evet oldu" deyince tepkisi "hımm" şeklinde oldu. Sonrasında biseksüel olduğumu söyledim, belki de bunu kabullenmesinin daha kolay olduğunu düşündüm. Ama yine de içimi muazzam bir tedirginlik ve aynı zamanda da heyecan kaplamıştı. Sonuçta ilk açılmamdı, neler olacağını kestiremiyordum, ya başkalarına söylerse ya ifşa olursam korkusu da vardı. Sürekli yazdıklarıma olan tepkisinden olabilecekleri kestirmeye çalışıyordum. :)

Bundan yaklaşık bir 1-2 ay sonra filan, bir yerde başbaşa oturduğumuzda konusu açıldı ve tüm yaşadıklarımı anlattım; homofobik hakaretlere maruz kaldığım zamandan tutun da kendimi eve kapattığım utanç günlerime kadar yönelimimle ilgili aklıma gelen her şeyi. Bunları öğrenince sanki yeni açılmışım gibi oldu, çok daha içten tepki verdi. Gözleri doldu filan. "Ben hiç beklemiyordum böyle bir şeyi" tarzı bir tepki vermişti. Sanırım ondan sonra çok daha iyi anladı beni ya da bana öyle geldi, bilemiyorum.

O günden beri hem dostum hem de 4 yıllık sırdaşım ve ilk destekçim oldu. :) Eğer onun olumlu tepkileri olmasaydı belki de şu anda bu kadar çok kişiye açılmış olamazdım. İyi ki hayatıma girmiş ve onun gibi bir dosta sahip olmuşum. :))

18 Ocak 2015 Pazar

AD: Roşin Çiçek

Roşin Çiçek (1994-2012)

Roşin Çiçek, eşcinsel olduğu için aile içi şiddete maruz kaldığından evden kaçtı ve 2 Temmuz 2012'de babası ve amcaları tarafından yakalanıp tabancayla başından vurularak otoyolun kenarında ölüme terk edildi. Öldürüldüğünde henüz 18 yaşına yeni girmişti.


Babasının sözlü ve fiziki saldırısına maruz kalan Roşin, yaşadıklarına daha fazla dayanamayarak 2011 yılında 16 yaşındayken ilk kez evden kaçtı. Polise sığınan Roşin'in karakolda anlattıkları evden kaçma nedenini de ortaya koyuyordu:
"Kendimi bildim bileli öz babam Metin Çiçek'ten şiddet görüyorum. Babam beni sopayla, yumrukla dövüyor. Bıçakla üzerime yürüyor. Elime ve bacağıma çatal batırıyor..."
Roşin, polislerden kendisini yetiştirme yurduna göndermelerini istedi. Ancak 1 hafta sonra baba Metin Çiçek, rehabilitasyon merkezinden oğlunu alarak eve götürdü. Ardından Roşin 1 buçuk hafta sonra tekrar polise başvurarak şunları söyledi:
"Babam bana ‘Ailem rezil olmasın diye seni getirdim’ dedi. Ben kesinlikle aileme teslim edilmek istemiyorum. Ben erkek yetiştirme yurduna gitmek ve okumak istiyorum. Babamdan davacı ve şikâyetçi değilim."
Bu ifade Roşin'in kurtuluş mücadelesinin resmi kayıtlardaki son sözleri oldu.

Roşin'in ismi yaklaşık 1 yıl sonra polis kayıtlarına bu kez ‘kayıp şahıs’ olarak geçti. Baba Metin Çiçek, 1 Temmuz 2012 günü emniyete başvurarak oğlu Roşin'in kayıp olduğunu bildirdi. Ertesi gün ise Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi kavşağında bulunan ağır yaralı genç Roşin'di. Hastanede 2 günlük yaşam savaşını kaybeden Roşin'in otopsi raporunda, ‘baş kısmından bitişik atışla öldürüldüğü’ yazıyordu.

Emniyete ulaşan ihbar, gözleri Roşin'in babası ve 2 amcasına çevirdi. İhbarcı, baba ve amcaları tarafından kovalanan gencin, önce darp edildiğini ardından da bir otomobilin bagajında infaz edildiğini söyledi. Bunun üzerine baba Metin Çiçek ve amcalar Mehmet Alican Çiçek ve Şeyhmus Çiçek gözaltına alındı. Amcaya ait aracın bagajında kan izlerine rastlanırken, silah da amcalardan birinin evinde bulundu. Ancak ailenin 3 ferdi de cinayeti işlediklerini kabul etmedi.


Mahkeme süreci


09 Aralık 2012 / 1. duruşma

Amca Şeyhmus Çiçek, cinayetle bir ilgisinin olmadığını, yeğeninin cinsel yönelimini bilmediğini dosyada yeni öğrendiğini iddia etti. Ağabeyinin, yeğeni Roşin'in ortadan kaybolduğunu söylemesinin ardından ağabeyi ile aramaya çıktıklarını belirtti.

Tutuklu halde bulunan diğer amca Mehmet Alican Çiçek ise savunmasında, anne Gülten Çiçek'in kendisini aradığını ve oğlunun kaybolduğunu söylediğini belirtti. Bunun üzerine baba Metin Çiçek'i aradığını ve Roşin'i aramaya başladıklarını ifade eden amca, kendisinin de diğer kardeşi Şeyhmus Çiçek gibi Roşin'in öldüğünü cezaevinde duyduğunu iddia etti.

Roşin'in babası Metin Çiçek ise savunmasında, bir baba olarak buna yüreğinin dayanmadığını belirterek, söz konusu suçlamayı kabul etmediğini söyledi. Oğlunun ölüm haberini ise cezaevinde öğrendiğini, kardeşlerinin olayı kendisi ile ilgili olduğunu bundan dolayı da üstüne alması gerektiğini; ancak bunu kabul etmeyeceğini ifade etti.

Mahkeme heyeti, sanıkların kuvvetli suç şüphesi ve delilleri karartabilecekleri gerekçesi ile tutukluluk hallerinin devamına karar vererek, duruşmayı 18 Ocak 2013 tarihine erteledi.

18 Ocak 2013 / 2. duruşma

Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği'nin (SPoD) müdahillik talebi kabul edildi.

SPoD adına müdahillik talebinde bulunan Fırat Söyle, "Davada sanıklar bir çatışma halinde. Kimin öldürdüğünü bilemiyoruz. Dolayısıyla davaya müdahil olmamız hem suçluların ortaya çıkarılması ve en ağır şekilde cezalandırılmaları açısından hem de LGBT'lerin yalnız olmadığını göstermek açısından çok önemli" sözlerini dile getirdi.

2 Nisan 2013 / 3. duruşma

4 Şubat'ta görülmesi beklenen duruşma teknik bir sebepten ötürü 2 Nisan 2013'te görüldü.

Sanık yakınları ve davayı izlemek için adliyeye giden aktivistler arasında arbede yaşandı. Bunun üzerine hakim duruşma salonundaki herkesi dışarı çıkardı.

Duruşmada Roşin'in annesi, amcalar hakkında yaptığı şikayeti geri çekti.

Kaos GL'nin müdahillik talebi ise bir derneğin (SPoD LGBT) müdahilliğinin yeterli olması gerekçesi ile reddedildi.

30 Nisan 2013 / 4. duruşma

Anne Gülten Çiçek duruşmada yine çocuğun eşcinsel olmadığını söyledi ve LGBTİ derneklerinin kendilerine zarar verdiğini, LGBTİ bireylerin duruşmaya katılmasını istemediğini bağırarak dile getirdi.

Savcı davayla ilgili mütalaasında baba hakkında “alt soyu tasarlayarak öldürmekten” ağırlaştırılmış müebbet ve iki amca hakkında tasarlayarak öldürmek ve cinayete iştiraktan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istedi.

Siyah Pembe Üçgen'in ve Diyarbakır Barosu'ndan iki avukatın müdahillik talepleri ise reddedildi.


24 Mayıs 2013 / 5. duruşma

Duruşmada Roşin'nin annesi Gülten Çiçek, karakolda verdiği ifadelerin hiçbirini hatırlamadığını belirtti:
"Bu olaylarla her üç sanığın da alakası yoktur. Eğer oğlumu eşim öldürseydi, çocuklarımı cezaevine görüşmeye götürmezdim"

Baba Metin Çiçek ise bunun aksini ifade ederek kısmen de olsa doğruları söyledi:
"Oğlum 10 gün boyunca kayıptı. Diğer oğlum Batıkent Semti'nde olduğunu öğrenmiş. Onunla birlikte aramaya çıktık. Kendisini geç saatlere kadar aradık, ancak bulamadık. Daha sonra iki arkadaşına rastladım. Bana nerede olduğunu söylediler. Arkadaşlarıyla birlikte arabayla Roşin'i almaya gittik. Sonra arkadaşlarını bıraktık. Arabada onunla konuşmak istedim. Derdini, sorununu sordum. Bana küfürlü konuşmaya başladı. Arabanın arkasında oturduğu için benim boğazımı sıktı. Bana birkaç yumruk vurarak boğazımı sıktı.

Ben onu tedavi ettirmek istiyordum. Bana saldırınca ruhsatsız silahımın dipçiği ile kafasına vurdum. O sırada silah ateş aldı. Kaza ile kendisini vurdum. Kendisini Diclekent'te bıraktım ve eve gitttim. Roşin'i ben vurdum. Diğer kardeşlerimin bu olayla ilgisi yok. Bunları saklamamın nedeni eşimin beni boşayacağını söylemesiydi. Bu olay nedeniyle kalp krizi geçirdim. Eşimin benden boşanmaması için olayı gizledim. Yaptığımdan çok pişmanım. Bir babanın yapmaması gereken bir şeyi yaptım."

Ancak durum anlatılan kadar masum değildi. Baba Metin Çiçek'in ifadesinin ardından Roşin'in küçük kardeşi, duruşma salonunda ağlayarak her şeyi anlatmak istediğini söyledi. Aile bireylerinin tüm engelleme girişimlerine rağmen mahkeme söz hakkı verdi ve küçük kardeş her şeyi anlattı:
"Ağabeyim 10 gündür kayıptı. Biz onu aramaya çıktık. Daha sonra babamla bir yerde oturup simit yedik. Bu sırada amcam Şeyhmus, yanımıza geldi. Daha sonra amcamla birlikte aramaya devam ettik. Amcam bana, 'Ben sıkacağım sen suçu üstüne al. Bagaja koyup yolda atarız' dedi. Ben bunu kabul etmedim. Akşam evde yemek yerken amcam Şeyhmus, babama, 'bugün onun kafasına sıkacaksın, sıkmazsan yarın kendi kafana sık' dedi.

Babam banyo yaptıktan sonra amcam ile birlikte dışarı çıktılar. Akşam 1 sularında ağabeyimin bir arkadaşını aradım ve nerede olduklarını sordum. Bana yerlerini söyleyince durumu babama anlattım. Daha sonra ben uyudum, sabah babamın eve geldiğini görmedim. Sabah saatlerinde polisler eve gelince ben uyandım, amcam Şeyhmus'u çağırmaya gittim. Amcamın iki tabancası var. Evde arabanın paspaslarını gördüm. Paspaslarda hafif kan vardı, onları yıkayıp balkona asmışlardı.

Panikliydi, sonra odaya girip üstünü değişti. Birlikte arabaya bindik uzak bir yere gittik, kendisine ‘arabayı niye buraya bıraktık’ diye sordum. Bana ‘boşver, aracın plakası sahte’ dedi. Daha sonra bizim eve geçtik. Amcam Mehmet Ali ile karakolun kameriyesinde otururken ağabeyimin vurulduğunu öğrendik. Amcam ve ben bayıldık. Hatta amcam kendine vurarak feryat etti"
Bu sırada oğlunun ifadesini sık sık kesen anne Gülten Çiçek, "Şuuru yerinde değil. Ne söylediğini bilmiyor" diyerek tepki gösterdi.

Mahkemenin ara vermesi sırasında ise sanıkların yakınları adliye koridorunda gazetecilere tepki gösterdi. Gazetecilerin adliye binasından çıkmasını isteyen aile üyelerine polis izin vermedi. Bu sırada Roşin'nin annesine ait şu söz akıllara durgunluk veren cinsteydi:
"Eşcinsel olsaydı kendi ellerimle öldürürdüm. Siz bizi rezil ettiniz"
Yeni gelişmeler üzerine savcı mütalaasını yeniden hazırlamak üzere geri çekti.

LGBT Antalya Pembe Caretta tarafından gerçekleştirilen Roşin Çiçek eylemi

28 Haziran 2013 / 7. duruşma

Atamalar ve tayinler sebebiyle mahkeme heyeti değişikliği nedeniyle ertelendi.

15 Ağustos 2013 / 8. duruşma

Geçici mahkeme heyetiyle görülen dava, sanıkların tutukluluk kararının devamıyla ertelendi.

5 Aralık 2013 / 9. duruşma

Yeni mahkeme heyeti, Roşin'in ailesinin talebi üzerine, altı duruşma önce davaya müdahil olan SPoD'un “suçtan doğrudan zarar görme ihtimali bulunmaması” gerekçesiyle müdahilliğini geri aldı.


LGBTİ örgütlerinin Roşin için Galatasaray Meydanı'nda yaptığı kefenli eylem.

10 Şubat 2014 / 10. duruşma

Davaya müdahil olmak isteyen SPoD ve bazı LGBTİ örgütlerinin üyeleri ile CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal mahkemeye dilekçe verdi. Ancak mahkeme tarafından reddedildi.

Mahkemenin söz hakkı verdiği anne Gülten Çiçek, bunun kazadan ibaret olduğunu ve eşini serbest bırakmalarını istedi:
"Vicdan azabı çekiyorum. Bir kurşunla 3 kişi bir çocuğu nasıl öldürür anlamıyorum. Evlat acısı bambaşkadır. Oğlumun vurulduğunu duyduğumda yere yıkıldım. Bunun nasıl bir acı olduğunu anlatamam. Oğlumu o haliyle görünce yıkıldım. 3 evladımın üstüne yemin ederim ki bu bir kazadır. Sanıklardan asla şikayetçi değilim. Bir baba asla çocuğunu öldürmez. Mahkeme Başkanı olarak değil, bir baba olarak size yalvarıyorum. Çocuklarımı babasız bırakmayın. Metin ceza alırsa kendimi 14'üncü kattan atarım"
Roşin'in diğer kardeşleri ise babalarını geri istediklerini belirterek, "Bizim babamız evladını öldürmez. Şikayetçi değiliz" dedi.

Baba Metin Çiçek, çocuğunun sürekli evden kaçtığını ve onu geri götürürken bir kaza olduğunu belirtti:
"Batıkent sitesinde bir bayan vardı. Gidip oradan çocuğumu aldım. Çocuğumu psikoloğa götürecektim. Yolda giderken bana saldırdı. Boğuştuk, o sırada her zaman yanımda olan ruhsatsız silahın dipçiği ile kafasına vurdum. O sırada silah patladı. Çocuğu kaldıracakken kan gördüm ve dondum. Ben çocuğumu bilerek, planlayarak öldürmedim"
Amca Şeyhmus Çiçek ise, olayla bir alakası olmadığı belirtti:
"Benim bu olayla bir alakam yok. Yeğenimi aramaya çıktım. Suçlu olsam karakola kendim gitmezdim. Bu olayı tasarlayarak yapmak isteseydik, yolda bırakmazdık. Ailem ve ben çok perişanız"
Diğer amca Mehmet Çiçek de iddiaları reddetti:
 "Ben bu aileyi korumak zorundayım. Yeğenimi nasıl öldürebilirim? Biz öldürseydik daha önceden öldürürdük. Biz öldürseydik, götürüp denizde boğardık. Allah’tan başka kimse de görmezdi. Öldürseydik bulunduğu yere bırakmaz, başka yere götürürdük"
Avukatların savunmalarının ardından mahkeme kararını açıklamak üzere duruşmaya kısa bir ara verdi.

Mahkeme Kararı


Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, 10. duruşmanın sonunda almış olduğu karar neticesinde baba Metin Çiçek'i 'üstsoy veya altsoydan birine karşı kasten öldürme' suçundan ağırlaştırılmış ömürboyu hapis cezasına; amca Mehmet Alican Çiçek ile Şeyhmus Çiçek'i ise 'kasten öldürme' suçundan ömürboyu hapis cezasına çarptırdı.

Mahkeme gerekçeli kararında uluslararası ve ulusal düzenlemeler göz önüne alındığında, bir kimsenin farklı cinsel yönelimleri nedeniyle yaşam hakkının elinden alınmasının hiçbir koşulda mümkün olmayacağını belirtti