Bugün kendimi düşünceler havuzuna derinlemesine dalmış bir halde buldum. Bu sırada biraz duygulandım, biraz da içlendim. Ama sonunda bir teşekkür borcum olduğunu fark ettim, 'çocukları' olarak. :))
Bugün çok yakın bir dostumun Feysbuk'ta paylaştığı fotoğrafını ve annesinin de bu fotoğrafın altına yazdığı "Güzeller güzeli kızım 😍 ❤️💛💚💙💜" yorumunu gördüm. Onun adına sevindim, mutlu oldum. Bir trans kız annesi olarak çocuğunu -olması gereken şekilde- bağrına basmıştı. Haliyle biraz (?) duygulandım. :))
Sonra dostumun, çıktığı bu hayat yolculuğunda en başından itibaren ailesiyle olan çatışmalarını, diyalog kurma ve kendini ifade etme zorluklarını ve yaşadığı sıkıntıları anımsadım. Gerçekten de kolay değildi.
Ama şu anda geldiği nokta itibarıyla, dönüp geriye bakınca gerçekten de "nereden nereye" denilecek bir yolculuktu onunkisi.
Sonuç ise yürüdüğümüz yol, geldiğimiz nokta bizimdi; istediğimiz olmuş, ailemiz her ne olursa olsun yanında yer almak için başkalarını değil bizi seçmişti. Bu yüzden de başkalarına karşı mücadelemizde başarılı olmuştuk. Belki de yalnızca şanslıydık, kim bilir. Çünkü annemiz gerçekten bir anneydi. :))
Hemen ardından da aklıma, daha önceki bir yazımda da anlattığım, annemi LİSTAG'a (LGBTİ Aileleri ve Yakınları Grubu) götürüşüm geldi: Oradaki insanlar... Çocukları için kendi kimliklerini bir kenara bırakıp, yalnızca "çocuğum iyi olsun, onu kaybetmeyeyim" derdi ile çırpınan ebeveynler...
Evet "kendi kimliklerini bırakıp" dedim, çünkü oradaki insanların her birinin kimliği birbirinden apayrıydı: Tutucu insanlar da vardı, çağdaş olanlar da; durumu iyi olan da vardı, durumu kötü olan da... Dert insandan olunca herkes sadece insan kimliğini alıp gelmişti, gerçekten de herkes eşitti.
Birçoklarının aksine buradaki insanlar bu kez bencil olmamışlardı; kendilerini düşünmüyor, yalnızca çocuklarını düşünüyorlardı. Kendilerinin nasıl olacağı değil, çocuklarının nasıl olacağı önemliydi onlar için. "Her şey Rabbimizden, söylenecek bir şey yok." diyeninden "Çocuğum iyi olsun da, onu kaybetmeyeyim gerisi önemli değil." diyenine kadar hepsinin tek düşündüğü şey çocukları idi.
O noktada artık, başkalarının ne diyeceği, ne tür sözlerle karşılaşacakları, kime ne açıklama yapacakları vs. vs. tüm bu soru(n)lar bir kenara itilmiş, hepsine göğüs gerilmiş ve cansiparane çocuklarının önünde yürüyen ebeveynler vardı.
İşte o ebeveynler gerçekten ebeveyndi. Öyle böyle ebeveyn de değillerdi, diğerlerinin aksine çocuk dünyaya getirmek değildi onları ebeveyn yapan; dünyaya getirdiği çocuğun hayata tutunmasını sağlamaktı. Ne kadar başarılı olduklarını/olacaklarını bilemem, ama onlarda çocuklarına her daim açık olan bu yüce gönül olduğu sürece gerçekten ebeveyn olacakları kesin.
Gerçekten ebeveyn olan, her şeyden önce çocuğum diyenlere naçizane bir teşekkürümdür. İyi ki varsınız! :))
3 Mayıs 2015 Pazar
24 Nisan 2015 Cuma
1915 acımız ve nefret saçan ağızlar
1915, öncesi ve sonrası... 1. Dünya Savaşı atmosferi, bağımsızlık hareketleri, isyanlar, çeteler ve hüzün dolu acılarımız...
Bugün burada hakkında yazacağım şey o günün acı olayları olmayacak. Ne bir tanım yapmaya gideceğim ne de "kim ne derece haklı" cinsinde kirli sorgulamalarda bulunacağım.
Bugün burada Türkiye'nin her onurlu yurttaşı gibi yapmamız gereken şeyi yapacağım. BİZİM acımızın yasını BİZ olarak tutacağım, bir Türk olarak Ermeni kardeşim ile kol kola, omuz omuza. Çünkü olması gereken budur.
Türkiye Ermenileri ve diğerleri olarak ikiye ayırmak ve saflar oluşturup bunları birbirine çarpıştırmak ne denli ahlakî, ne denli insanî olabilir ki?!
OLAMAZ. Bugün o ya da bu şekilde, geçmişin kanlı günlerini bugüne taşıyarak yaramızı kaşımak ve kanatmaya çalışmak tek kelimeyle ahlaksızlıktır, insanlık dışıdır.
"Senin tuzun kuru; sen katledilmedin, senin ailelerin öldürülmedi, sürülmedi..."
Ben eğer insan isem benim ırkım olmaz, ben eğer eşit isem benim ırkım olmaz, ben eğer yurttaş isem benim ırkım olmaz...
Öldürülen herkes benim insanım, benim eşitim, benim yurttaşımdır; ve bugün yaramızı kaşımaya kanatmaya kalkışanların aksine ben acıları ırk, millet, din, dil diye ayırmam. Hiçbir zaman da onurlu bir Türkiye yurttaşı olarak ayırmadım. Çünkü ben öncelikle insanım.
"Sen de atıp tutuyorsun ortalığı boş bulmuşsun" diyebilirsiniz, küçümseyebilirsiniz de. Ama ben bunu o ortalıkta "Bazı yaralar zamanla iyileşmez" diyerek nefret saçan ağızların aksine gerçekten halkların ortak barış dolu geleceğini özümseyen biri olarak söylüyorum.
Nasıl mı?
O ağzı kanlı, dili kanlı, iğrençlerin aksine, ben bir Türk olarak Ermeni'lerle aynı sokakta yürüyor, aynı havayı soluyor, hatta aynı kaptan yemek yiyorum. Ben Ermeni dostlarımla birlikte yaşıyorum.
Gerçek acı sahibinin acısı bir gün değil, aklına geldiği her gündür.
Yazıklar olsun o acıları, diline pelesenk edenlere! Çünkü onlar acıyı paylaşmazlar. Çünkü acıyı paylaşan insan, ne yüreğine sığdırabilir ne de diline. Aklına her gelişinde boğazında bir düğüm oluşur. Dili dolanır. Konuşamaz.
"Katliam var, zulüm var, kan var" diye bağırarak, insanların hislerini yoksayarak ortalıkta gezinen "sözde solcu"lara dikkatli bakın. Onlar kadar sahte başka insan bulmanız neredeyse imkansızdır. Onların ne duyguları vardır ne de acıları hissedebilecek kalpleri.
Bir solcu düşünün ki halkların arasını açsın. Bir solcu düşünün ki halkları karşı karşıya getirsin. Bir solcu düşünün ki kandan beslensin. Bir solcu düşünün ki -rahmetli Hrant Dink'in de yakındığı gibi- emperyalizmin arenalarında dövüştürdüğü gladyatörler misali halkları dövüştürsün, ağzından salyalar saçan kirli emperyalizme hizmet etsin.
Onlar solcu olamazlar; çünkü onlar yalnızca saldırmayı, nefret saçmayı ve kanatmayı bilirler.
Soruyorum sizlere: Bir yarayı kaşımanın, sürekli durup durup insanların gözüne sokmanın, halklara ne gibi yararı olabilir ki? Benim dün doğum yapan, bugün evine gidip onunla birlikte sevincini paylaştığım Maria ablamla aramdaki muhabbete ne gibi bir yararı olabilir ki acıları dillendirmenin?! Acıya sahip çıktığını söyleyenlerin, acıdan burnu sızlamadan, boğazı düğümlenmeden acıyı dillendirmesi mümkün müdür?!
Mümkün değilse, bunlar kimdir? Neyin peşindedir? Neyin çığırtkanlığıdır bu?
Bir iyilik yapmak istiyorsanız artık nefret saçan ve halkların arasını bozmaya çalışan o iğrenç çenenizi kapatın! Çünkü ne ben ne de Maria ablam, ne de artık barış dolu yarınları birlikte omuz omuza inşa etmek isteyen güzel insanlar, sizin burnunuzu sızlatmayan BİZİM acımızla oynamanıza izin vereceğiz!
Ermeni dostlarıma ise sözümdür, "sizin acınızı paylaşıyorum" diyemem; çünkü "siz" değil hep beraber "biz" varız, "bizim acımız" var. Acımızın yasını birlikte tutacak birlikte barış dolu geleceğimizi yeniden kuracağız.
Bağırarak değil, gönülden söyleyince anlamı olur: "Nefrete inat, yaşasın hayat!"
Bugün burada hakkında yazacağım şey o günün acı olayları olmayacak. Ne bir tanım yapmaya gideceğim ne de "kim ne derece haklı" cinsinde kirli sorgulamalarda bulunacağım.
Bugün burada Türkiye'nin her onurlu yurttaşı gibi yapmamız gereken şeyi yapacağım. BİZİM acımızın yasını BİZ olarak tutacağım, bir Türk olarak Ermeni kardeşim ile kol kola, omuz omuza. Çünkü olması gereken budur.
Türkiye Ermenileri ve diğerleri olarak ikiye ayırmak ve saflar oluşturup bunları birbirine çarpıştırmak ne denli ahlakî, ne denli insanî olabilir ki?!
OLAMAZ. Bugün o ya da bu şekilde, geçmişin kanlı günlerini bugüne taşıyarak yaramızı kaşımak ve kanatmaya çalışmak tek kelimeyle ahlaksızlıktır, insanlık dışıdır.
"Senin tuzun kuru; sen katledilmedin, senin ailelerin öldürülmedi, sürülmedi..."
Ben eğer insan isem benim ırkım olmaz, ben eğer eşit isem benim ırkım olmaz, ben eğer yurttaş isem benim ırkım olmaz...
Öldürülen herkes benim insanım, benim eşitim, benim yurttaşımdır; ve bugün yaramızı kaşımaya kanatmaya kalkışanların aksine ben acıları ırk, millet, din, dil diye ayırmam. Hiçbir zaman da onurlu bir Türkiye yurttaşı olarak ayırmadım. Çünkü ben öncelikle insanım.
"Sen de atıp tutuyorsun ortalığı boş bulmuşsun" diyebilirsiniz, küçümseyebilirsiniz de. Ama ben bunu o ortalıkta "Bazı yaralar zamanla iyileşmez" diyerek nefret saçan ağızların aksine gerçekten halkların ortak barış dolu geleceğini özümseyen biri olarak söylüyorum.
Nasıl mı?
O ağzı kanlı, dili kanlı, iğrençlerin aksine, ben bir Türk olarak Ermeni'lerle aynı sokakta yürüyor, aynı havayı soluyor, hatta aynı kaptan yemek yiyorum. Ben Ermeni dostlarımla birlikte yaşıyorum.
Gerçek acı sahibinin acısı bir gün değil, aklına geldiği her gündür.
Yazıklar olsun o acıları, diline pelesenk edenlere! Çünkü onlar acıyı paylaşmazlar. Çünkü acıyı paylaşan insan, ne yüreğine sığdırabilir ne de diline. Aklına her gelişinde boğazında bir düğüm oluşur. Dili dolanır. Konuşamaz.
"Katliam var, zulüm var, kan var" diye bağırarak, insanların hislerini yoksayarak ortalıkta gezinen "sözde solcu"lara dikkatli bakın. Onlar kadar sahte başka insan bulmanız neredeyse imkansızdır. Onların ne duyguları vardır ne de acıları hissedebilecek kalpleri.
Bir solcu düşünün ki halkların arasını açsın. Bir solcu düşünün ki halkları karşı karşıya getirsin. Bir solcu düşünün ki kandan beslensin. Bir solcu düşünün ki -rahmetli Hrant Dink'in de yakındığı gibi- emperyalizmin arenalarında dövüştürdüğü gladyatörler misali halkları dövüştürsün, ağzından salyalar saçan kirli emperyalizme hizmet etsin.
Onlar solcu olamazlar; çünkü onlar yalnızca saldırmayı, nefret saçmayı ve kanatmayı bilirler.
Soruyorum sizlere: Bir yarayı kaşımanın, sürekli durup durup insanların gözüne sokmanın, halklara ne gibi yararı olabilir ki? Benim dün doğum yapan, bugün evine gidip onunla birlikte sevincini paylaştığım Maria ablamla aramdaki muhabbete ne gibi bir yararı olabilir ki acıları dillendirmenin?! Acıya sahip çıktığını söyleyenlerin, acıdan burnu sızlamadan, boğazı düğümlenmeden acıyı dillendirmesi mümkün müdür?!
Mümkün değilse, bunlar kimdir? Neyin peşindedir? Neyin çığırtkanlığıdır bu?
Bir iyilik yapmak istiyorsanız artık nefret saçan ve halkların arasını bozmaya çalışan o iğrenç çenenizi kapatın! Çünkü ne ben ne de Maria ablam, ne de artık barış dolu yarınları birlikte omuz omuza inşa etmek isteyen güzel insanlar, sizin burnunuzu sızlatmayan BİZİM acımızla oynamanıza izin vereceğiz!
Ermeni dostlarıma ise sözümdür, "sizin acınızı paylaşıyorum" diyemem; çünkü "siz" değil hep beraber "biz" varız, "bizim acımız" var. Acımızın yasını birlikte tutacak birlikte barış dolu geleceğimizi yeniden kuracağız.
Bağırarak değil, gönülden söyleyince anlamı olur: "Nefrete inat, yaşasın hayat!"
27 Mart 2015 Cuma
bu kez babam için
Bu kez babam için yazdım, hem bayağıdır özel bir şeyler de yazmıyordum değişiklik oldu. Biraz duygulu bir yazı olabilir. Her ne kadar dikkat etmeye çalıştıysam da umarım ajitasyon olarak görmezsiniz. İyi okumalar. :)
Babam hakkında çok fazla bir şey yazmadım, gerçi babalar söz konusuysa ne kadar çok şey yazılabilir ki? Çoğu muhabbetimiz yüzeysel, detaysız; içtenlikten uzak, bizden uzak... Herkesin böyle midir ya da genelde böyle midir? Hiçbir fikrim yok, ama bizde böyle. Belki de gizlemek zorunda gördüğüm eşcinselliğim yüzünden kaçıyorumdur, bu yüzden de yüzeysel kalıyordur konuşmalarımız. Kim bilir?
Bugün nedense babama karşı oldukça duygusalım. Sanki o ataerkil, yer yer bencil ve kompleksli adam değil de bir başkası varmış gibi karşımda. Belki de telefonda duyduğum sesindeki yorgunluğu ve sıkkınlığı derinlemesine hissettiğimden böyle duygusallaştım, bilemiyorum.
Her ne kadar "artı" şeyler bizde annem tarafından karşılansa da temel ihtiyaçlarımız babamdan sorulur; faturasından yiyeceklere, eve alınacak diğer şeylere kadar her şey babamın eline bakar. Bu yüzden evi babam geçindirir desek çok da yanlış olmaz. Eve gelirken yanında getirdiği bir somun ekmek, o yaşına rağmen halen haftanın her günü dükkanında bir başına çalışarak döktüğü alın teri sayesindedir. Düşünüyorum acaba ben öyle bir monoton hayatı sürdürebilir miydim? Öylesine yalnız, öylesine heyecansız, öylesine -mış gibi... Gözlerim doluyor elimde değil. Yanıt ise belli.
Aslında o kadar haksızlık ediyorum ki babama; her ne kadar ideal bir kişilik olmasa da bir baba için, elinden geleni yapan bir baba. Onun gözünden hayata bakınca aslında hiç de hak etmiyor bu yaşadıklarını. Ama dışarıdan öylesine müstahak ki. Keşke bizim gözümüzden olan hayat ile başkalarınınki örtüşebilse, belki ortayı bulabilirdik. Keşke, yine keşke ve sonsuz keşkeler...
Ailelerimiz bize en çok şey sunan ve bizden kişisel olarak en az şey bekleyen kimseler. Evet hiçbir zaman ideal olamazlar, ideal değillerdir. Ama biz ne kadar ideal olabildik ki? Her gün yüzlerce önemsiz, hatta gereksiz insanın kaprisini çekerken bizlere en çok değer veren ve bir şekilde sürekli hizmet eden ailemize ise yeri geldiğinde bir-iki kelamı bile çok gören bizler, ne kadar idealiz? Onlar gittiğinde belki de geride hiçkimse kalmayacak sahici olan, ama önemsiz insanlar istemediğimiz kadar.
Bu akşam sanırım şanslı günümdeyim, henüz onları yitirmeden bunun farkına vardım; biliyorum bu farkındalık uzun sürmeyecek, belki bir hafta belki de birkaç gün... Hem onca anlayışsızlığın, duyarsızlığın ve bencilliğin ardından insanın içinden koşup boyunlarına atlayası da gelmiyor doğruya doğru. Ama yine de, dilimizden eksik olmuyorsa ve sürekli başkalarından bekliyorsak bizim de göstermemiz gerekmez mi? Hani "gerçek sevgi karşılıksız olan" idi?
Dünyaya gelmemi ve bugünleri görmemi sağlayan aileme ve özellikle de bugün bana bu yazıyı yazdıran babama sevgiler... Her ne kadar okuyamayacak olsalar da... :')
16 Mart 2015 Pazartesi
ataerkil gurur ve erkek terörü
Televizyonda zaplarken bir haber kanalında yine nafile bir tartışmaya denk geldim. KJ'de ise "Erkek şiddetinin temeli ne?" Yanıtını bulmak şöyle dursun, program yalnızca kadınlardan oluşuyor olsa da erkek baskısına karşı bir araya gelip güçlü bir duruş sergileyebilecek güçlü tek bir ses oluşamadı. Kimileri mağduru oldukları sisteme halen arka çıkma gayreti içinde kıvransa da neyse ki doğruları çatır çatır konuşabilen direnen kadınlar da vardı. Elbette yayını bu halinden dolayı eleştirmek pek doğru olmaz, çünkü mevcut Türkiye'nin bir yansıması sonuçta.
Neyse biz sorumuza geri dönelim, "Erkek şiddetinin temeli ne?" demişlerdi. Yanıt veriyorum: Gurur. Evet, bu şiddetin temeli tek kelimeyle gurur.
Daha anlaşılır olması için biraz daha öncesinden başlayalım konuya. Doğumundan ölümüne kadar bu topraklarda yaşamış olan erkeklerin çoğunluğu -hemfikir olsun/olmasın- "kendisine hizmet edilmesi gereken", "el üstünde tutulması gereken", "üstün insan" saçmalıklarına maruz kalmış ve bu düşünceler adeta beynine kazınmıştır. Gelgelelim bu zırvaların, insan hakları temelinde çağdaş dünyada kabul gören herhangi bir karşılığı bulunmamaktadır. İster kabul edin, ister reddedin ama kadın-erkek eşittir. Bu kadar net.
Şimdi bazıları çıkıp "efendim ne münasebet erkeğin kas gücü fazladır, erkek daha mantıklıdır, sistemin beynidir" gibi doğru/yanlış birçok basmakalıbı savurmaya başlayacaktır. Ancak bunların hiçbiri, kadının erkekten daha aşağı bir varlık olduğunu ve bu yüzden eşit olmadıklarını göstermeyecektir. Diyelim ki onlar haklı olsun kadın-erkek eşit olmasın, bizlerin bu eşitsizliği kabul edip de buna göre bir muamelede bulunmamız söz konusu dahi olamaz. Çünkü tek hakikat, insanların seçimi dahilinde olmayan bir durumdan dolayı haklar bazında kısıtlanamayacağıdır. Bu nedenle eğer ki biz kadın-erkek eşittir demişsek, bu, bireylerin cinsiyet temelinde ayrımcılığa maruz bırakılamayacağını kastettiğimizdendir. Yoksa kimsenin derdi, erkekteki kas kütlesi ile kadındakini kıyaslamak vs. değildir.
Kadın-erkek eşitliği meselesini halledebildiysek, artık sorumuzun yanıtına geri dönelim. Evet bu ülkede erkek hep pohpohlanan olmuştur. Bu eşitsizliğin sorumlusu olan ataerkil sistemi halen ve halen savunarak erkeğin egosunu şişirmiş durumdayız. Egosu şişirilen erkeğin, gerçekle yüzyüze kaldığında karşısında var olanın eşit bir kadın olduğunu fark etmesiyle yaşadığı buhranını bizler "kadına şiddet" olarak görmekteyiz. "Ya çok soyut oldu bu da Geylesofçum anlayamadık" diyenlere hemen birkaç örnek vereyim:
Eşit kadın, kocası ile evli kalmak için artık geçerli bir neden görmediği an hakkı olan boşanmayı dile getirir; ancak erkek bu konuda hemfikir değilse hemen ataerkil sistemin kendisine sunduğu "üstün insan" egosu ile bu durumu kendine yediremez; evet karşımıza çıkan "gurur"dur, gurur yapar; ardından engellemek için en kolay yöntem olarak gördüğü şiddete başvurur ve... Merhaba (!) #ErkekTerörü.
Bir diğer örnek: Eşit kadın işten eve yorgun gelmiştir; her ne kadar takati kalmasa da mutfağa girer ve sofrayı hazırlamaya koyulur; ancak yorgunluğun da verdiği ağırlıkla sofrayı kurması uzun sürer; koca yine bir "ataerkil gurur" ile "nasıl olur da sofra halen bu saate kadar hazır olmaz" diyerek -öhüm öhüm ataerkilliği benimsemiş dostalarım için burada bir "kör kör parmağım gözüne" diyor ve daha açık yazıyorum "nasıl olur da sen, kadın, erkek olan bana vaktinde hizmet edemezsin, nasıl gecikebilirsin, ne haddine senin" diyerek- kadına sözlü şiddette bulunur; eğer ki kadın, hakkı olan eşit muameleye inancı gereği bu zulme sesini çıkarır ise bunun fiziksel şiddete dönmesi işten bile değildir; yine ataerkil gurur devreye girer, "sen nasıl bana sesini çıkarırsın" diyerek... Hoşgeldin (!) #ErkekTerörü.
Fotoğraf: Ümit Karalar, Model: Doğa Rutkay
Bizler bu ataerkil sistemi sürdürmekten vazgeçmediğimiz sürece, erkeğin üzerine yüklemiş olduğumuz bu iğrenç "ataerkil gurur", gerçekle örtüşmediği ve çıkmaza girdiği her an kadına yönelik baskıya, şiddete ve erkek terörüne dönüşecektir; bizler ise halen "acaba erkek şiddetinin temeli nedir" diye sorulan televizyon programlarını izlemek zorunda kalacağız.
Bu arada "Dünya cinsiyet eşitliğinde nerede? Biz neredeyiz?" sorusuna yanıt olması açısından küçük bir haber paylaşayım:
Geçtiğimiz hafta içinde ABD Dışişleri eski Bakanı Hillary Clinton, görev süresi içinde e-postalarını devletin kendisine sunduğu güvenli hesap yerine kişisel hesabından göndermesi nedeniyle ABD gündeminde 'sansasyonel durum' olarak yer aldı ve bunun üzerine basın açıklaması yaptı. Açıklama sonrası sorulara yanıt veren Clinton'a bir soru da TRT muhabirinden geldi, "Eğer erkek olsaydınız bu kadar eleştirilir miydiniz?" sorusu üzerine gerek ana akım medya gerekse sosyal medya aracılığıyla çok sayıdan ABD'liden tepkiler yağmaya başladı: "Oha bu muhabir 90'lardan mı gönderilmiş" ve hatta "Türk muhabirinin aptal sorusu" gibi şeyler yazıldı... Ancak muhabir ne aptaldı ne de 90'lardan gönderilmişti, tek sorun 2015 Türkiye'sinde yaşamasıydı.
17 Şubat 2015 Salı
ikiyüzlü ayrımcılık içinde yaşayabilmek
Bu aralar kendimi hiç olmadığım kadar azınlık hissediyorum. Can sıkıcı olan kısmı ise kişiliğimin içinde bulunduğum duruma hiç uygun olmaması. Çünkü benim irademin dışında doğuştan sahip olduğum tuhaf bir kişiliğim var. Bazı konularda doğrularıma sıkı sıkıya bağlıyımdır ve isterim ki etrafımda da bunları oldukça sık görebileyim. Göremesem bile tam tersi bir durumla içli dışlı olmayayım, mümkünse benden uzak olsun.
İşte böylesi tuhaf bir kişiliğe sahip birinin çevresinde bu kadar çok "hayır bakın öyle değil" diyeceği kimsesinin olması bunu uygularken değil, zihninde düşüncesi dolanırken bile gayet yorucu oluyor.
Hangi biriyle uğraşabilirsin ki? Yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insan cinsiyetçi, ırkçı, cinsel yönelimci, dinci veya mezhepçi... Sürekli bir ayrımcılık söz konusu. İşin tahammül edemediğim kısmı ise sözde ayrımcılık karşıtı olanların uygulamada ise ayrımcılıkta başı çekiyor olmaları:
Bir tanesi kadın olarak kendilerine daha fazla hak verilmesi gerektiğinden bahseder, ama ertesi gün kadının kocasından daha az maaş alması gerektiğini, çünkü erkeğin onurunu kıracağını, kadının yerinin erkeğin yanı olduğunu önüne geçmesinin yanlış olduğunu söyler... Önce erkeği kendisinden üste çıkarır sonra da aşağılık kompleksine girer...
Başka biri cinsiyetçiliğin yanlış bir şey olduğunu ve insanlara yaklaşırken kadın veya erkek diye bakılamayacağını söyler, ama sonrasında muazzam bir genelleme ile erkeklerin kadınlardan güçlü olduğunu bu nedenle erkeklerin kadınları kollaması gerektiğini, kadınların muhtaç varlıklar olduğunu söyler...
Bir diğeri tektipçiliğin yanlış bir şey olduğundan bahseder, ama bir erkeğin nasıl olması gerektiğini veya bir kadının nasıl olması gerektiğini belirleyen toplumsal cinsiyet kalıplarının var olması gerektiğini savunur...
Başka biri çıkar ırkçılığın çok kötü bir şey olduğunu söyler, sonrasında ise "şunlar da her yeri sardı inanır mısın, filanca şehre bile yerleşmişler, ülkeyi ele geçirdiler" gibi sözler sarf eder...
Diğeri de inançlarına saygı duyulmadığından dem vurur, ama iş başka birinin inancına veya inançsızlığına gelince "hadi ya neden benimle aynı şeye inanmıyorsun bak çok üzüldüm senin adına, ama sakın seni kınadığımı düşünme, sorun yok" gibi talihsiz ve bir o kadar da saygısız açıklamalarda bulunur...
Benzer bir şekilde bir diğeri inanç özgürlüğünden bahsedip sonrasında tanımadığı kimseler hakkında "filanca mezheptekiler de şöyle şöyle sapkınlıklar yapıyorlarmış, zaten onlar her türlü cezayı hak ediyor çünkü benim gibi inanmıyor" diyecek kadar da ileri gider...
Benzer şekilde kendi kendini dışlayan başka bir kesim ise translar arasındaki bir gruptur: Natrans bireylerin kendilerine ayrımcılık uyguladığını ve toplumdan dışladığını söyler ama ardından sosyal çevresinde başka bir trans birey görmek istemez, mümkünse eşi de natrans olmalıdır vs. vs...
Bunların yanlış ve bir o kadar da tutarsız davranışlar olduğunu anlatmaktan yoruldum. Yorulmak bir kenara dursun boşa çekilen kürek misali uğraşlarımın sonuç getireceğine dair umudum var mı, pek emin değilim. Bu durumda ne kadar çaba gösterebilirim ki?!
Peki neden azınlık hissediyorum? Çünkü nereye baksam herkes bir şekilde bu saydıklarımı yapıyor, en yakın arkadaşımdan tut, en benden alakasız olup görmek zorunda kaldığım insana, hatta aileme kadar çok sayıda insan... Uzaktan görseniz birçoğundan da böyle bir şey ummazsınız.
Velhasıl ayrımcı olmayan bir adım öne çıksın. Çünkü şu dünyada az olduğumuz kadar da değerliyiz. Her ne kadar kendimizi yalnız hissetsek de "ne biçim dünya bu" da desek azınlık da kalsak, o kadar da yalnız değiliz. En azından temennim bu yönde. :))
Vicdanların azınlık kalmadığı yarınlar görebilmek ümidiyle...
7 Şubat 2015 Cumartesi
açılma öykülerim: yine bir dost
İlk açılmamdan yaklaşık 4 yıl sonra yine bir dost... İyi okumalar. :))
Bugün size bir açılma öykümü daha aktaracağım; çok yakın bir kız arkadaşıma daha açıldım. Her ne kadar buluşmamızın en başından beri bu fikir aklımda olsa da zamanlama bakımından oldukça ani bir karar almış oldum.
Uzun zamandır görüşemiyorduk, stajlar, bayramlar seyranlar vs. derken koca bir yazı geride bırakmıştık. E haliyle birbirimizi özlemiştik. Beni aradı ve staj sonrası bir şeyler yapalım mı diye sordu. Ben de zaten dünden razı, hızlı bir şekilde duş aldıktan sonra yola koyuldum. Henüz `radikal karar´ımı alalı 3-4 gün olmuştu. Madem görüşmek istiyordum açılmam gerekliydi, sonuç ne olursa olsun. Yol boyunca bunları düşündüm durdum. Ancak nasıl yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bu diğer açılmam gibi değildi, bu kez yüzyüzeyken söylecektim.
Sonunda buluşma yerine vardım ve nerede olduğunu öğrenmek için aradım. Bir mağazada kıyafet bakıyordu yanına gittim, sarıldık, koklaştık vs. derken muhabbet başladı. İlk soru: "Feysbuk'unu kapatmışsın, neden?" :) Beklediğim bir soruydu ama henüz yanıtını veremezdim, o yüzden geçiştirdim.
Aslında soruyu duyduğumda yüzümde birden gülümseme oluştu çünkü içimdeki ses şöyle diyordu: "Açılma mı diyordun al sana açılma fırsatı!" :)) Tabii ki ayak üstü de söylecek halim yoktu olmadı.
Daha sonra birlikte kahve içmek için bir yere oturduk. Burası açılma için çok daha uygun bir ortamdı; ayak üstü değildi, başbaşa konuşabilecektik. Kahvelerimizi söyledikten sonra yeniden bir sohbet aldı başını gitti. Sohbet sırasında sık sık kadın-erkek ilişkisi geçiyordu. Normalde rahatça geçiştirdiğim bu tarz muhabbetlerde bugün ise `kendim olacağım´ psikolojisi ile çok daha tedirgindim ve sürekli de açılmalık fırsatlar geliyordu: Ya Geylesof neden sevgilin yok anlamıyorum. Mesela bugün dikkatimi çekti, onca erkeğin içinde sen daha dikkat çekiyorsun, hoşsun... Neden biri yok ki?" :))
Gün sona ermişti, ama ben halen açılamamıştım. Bir hamle yapmalıydım, ayrılacağımız sırada onu evine bırakmayı teklif ettim. Kabul etti ve birlikte evine kadar yürüdük. Yürürken bir yandan da konuya nasıl başlayacağımı düşünüyordum.
"Ne olursa benimle arkadaşlığını sona erdirirsin?" diye sordum. "Hımm bilemiyorum niye arkadaşlığını bitirmeyi mi düşünüyorsun?" dedi, anlaşılan böyle bir soruyu hiç beklemiyordu, haliyle şaşırmıştı. Yalnızca öğrenmek için sorduğumu söyleyince, "Valla bugüne kadar bana karşı bir zararını görmedim Geylesof, eğer çok büyük bir zararın da olmazsa seninle arkadaşlığımı bitirmek istemem" dedi. Olumlu bir tavırdı aslında ama nedense yeterince tatmin olamamıştım. Çünkü konunun cinsel yönelimle ilgili olacağını hiç tahmin etmeyerek bu yanıtı verdiğinden emindim. "Hayır öyle değil, yani yalnızca benimle ilgili bir durum olsa... Yani seninle ilgisi olmasa..." dedim, öyle olunca daha da rahat bir şekilde "Hee o zaman beni ilgilendirmez zaten" dedi. :D Bunun duyunca biraz komik geldi tabii, sanki 'ne halin varsa gör' dermiş gibi. :D Ama onu kastetmemişti olumlu anlamda söylediğini belirtti, "Biliyorsun benim kişiliğimi ben de azınlık bir kesimdeyim şu ülkede zaten, her ne olursa olsun seni desteklerim ve yanında olurum" dedi. Biliyordum çok olumlu yaklaşıyordu sözleriyle ama benim aklımdaki tedirginlik nedense halen devam ediyordu. Aşırı derecede zorlanıyordum, bir türlü konuya giremiyordum.
Sonunda gözlerimi diktiğim yola bakmayı kestim ve bir cesaret başımı çevirip yüzüne baktım, göz gözeydik, "ben erkeklerden hoşlanıyorum" dedim.
Belli ki hiç beklemiyordu, şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemiyordu.
Açıldığım kişiler hakkında biraz bilgi verdim. Bunun benim kararım olmadığından bahsettim. Zamanında çok zorluklar yaşadığımı ama şimdi kendimi daha iyi hissettiğimi söyledim ve yolu böyle tamamladık.
Eve vardığımda ondan aldığım kısa mesajda şunları yazmıştı:
Bir açılma öykümün daha sonuna geldik efenim. :)) Dilerim sizin açılma öyküleriniz de en az benimki kadar güzel bir sonla başlar. Başlar diyorum çünkü bu aslında yepyeni bir öykünün başlangıcı. :))
Herkese kendisi olabildiği bir hayat dilerim, çünkü hayat böyleyken anlamlı. :))
Not: Yazıda geçen `radikal karar´ konusunda ayrı bir yazı yazacağım. :))
Bugün size bir açılma öykümü daha aktaracağım; çok yakın bir kız arkadaşıma daha açıldım. Her ne kadar buluşmamızın en başından beri bu fikir aklımda olsa da zamanlama bakımından oldukça ani bir karar almış oldum.
Uzun zamandır görüşemiyorduk, stajlar, bayramlar seyranlar vs. derken koca bir yazı geride bırakmıştık. E haliyle birbirimizi özlemiştik. Beni aradı ve staj sonrası bir şeyler yapalım mı diye sordu. Ben de zaten dünden razı, hızlı bir şekilde duş aldıktan sonra yola koyuldum. Henüz `radikal karar´ımı alalı 3-4 gün olmuştu. Madem görüşmek istiyordum açılmam gerekliydi, sonuç ne olursa olsun. Yol boyunca bunları düşündüm durdum. Ancak nasıl yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bu diğer açılmam gibi değildi, bu kez yüzyüzeyken söylecektim.
Sonunda buluşma yerine vardım ve nerede olduğunu öğrenmek için aradım. Bir mağazada kıyafet bakıyordu yanına gittim, sarıldık, koklaştık vs. derken muhabbet başladı. İlk soru: "Feysbuk'unu kapatmışsın, neden?" :) Beklediğim bir soruydu ama henüz yanıtını veremezdim, o yüzden geçiştirdim.
Aslında soruyu duyduğumda yüzümde birden gülümseme oluştu çünkü içimdeki ses şöyle diyordu: "Açılma mı diyordun al sana açılma fırsatı!" :)) Tabii ki ayak üstü de söylecek halim yoktu olmadı.
Daha sonra birlikte kahve içmek için bir yere oturduk. Burası açılma için çok daha uygun bir ortamdı; ayak üstü değildi, başbaşa konuşabilecektik. Kahvelerimizi söyledikten sonra yeniden bir sohbet aldı başını gitti. Sohbet sırasında sık sık kadın-erkek ilişkisi geçiyordu. Normalde rahatça geçiştirdiğim bu tarz muhabbetlerde bugün ise `kendim olacağım´ psikolojisi ile çok daha tedirgindim ve sürekli de açılmalık fırsatlar geliyordu: Ya Geylesof neden sevgilin yok anlamıyorum. Mesela bugün dikkatimi çekti, onca erkeğin içinde sen daha dikkat çekiyorsun, hoşsun... Neden biri yok ki?" :))
Yine güzel bir orta. Gözler Geylesof'un üstünde. Gol müüüü??? Öhüm öhüm bu da gol değil. :))
Gün sona ermişti, ama ben halen açılamamıştım. Bir hamle yapmalıydım, ayrılacağımız sırada onu evine bırakmayı teklif ettim. Kabul etti ve birlikte evine kadar yürüdük. Yürürken bir yandan da konuya nasıl başlayacağımı düşünüyordum.
"Ne olursa benimle arkadaşlığını sona erdirirsin?" diye sordum. "Hımm bilemiyorum niye arkadaşlığını bitirmeyi mi düşünüyorsun?" dedi, anlaşılan böyle bir soruyu hiç beklemiyordu, haliyle şaşırmıştı. Yalnızca öğrenmek için sorduğumu söyleyince, "Valla bugüne kadar bana karşı bir zararını görmedim Geylesof, eğer çok büyük bir zararın da olmazsa seninle arkadaşlığımı bitirmek istemem" dedi. Olumlu bir tavırdı aslında ama nedense yeterince tatmin olamamıştım. Çünkü konunun cinsel yönelimle ilgili olacağını hiç tahmin etmeyerek bu yanıtı verdiğinden emindim. "Hayır öyle değil, yani yalnızca benimle ilgili bir durum olsa... Yani seninle ilgisi olmasa..." dedim, öyle olunca daha da rahat bir şekilde "Hee o zaman beni ilgilendirmez zaten" dedi. :D Bunun duyunca biraz komik geldi tabii, sanki 'ne halin varsa gör' dermiş gibi. :D Ama onu kastetmemişti olumlu anlamda söylediğini belirtti, "Biliyorsun benim kişiliğimi ben de azınlık bir kesimdeyim şu ülkede zaten, her ne olursa olsun seni desteklerim ve yanında olurum" dedi. Biliyordum çok olumlu yaklaşıyordu sözleriyle ama benim aklımdaki tedirginlik nedense halen devam ediyordu. Aşırı derecede zorlanıyordum, bir türlü konuya giremiyordum.
Sonunda gözlerimi diktiğim yola bakmayı kestim ve bir cesaret başımı çevirip yüzüne baktım, göz gözeydik, "ben erkeklerden hoşlanıyorum" dedim.
Tepkisi şöyle oldu:
"Tamam? Ne yapabilirim senin için?" o.O
Belli ki hiç beklemiyordu, şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemiyordu.
Açıldığım kişiler hakkında biraz bilgi verdim. Bunun benim kararım olmadığından bahsettim. Zamanında çok zorluklar yaşadığımı ama şimdi kendimi daha iyi hissettiğimi söyledim ve yolu böyle tamamladık.
Eve vardığımda ondan aldığım kısa mesajda şunları yazmıştı:
"Bunca yıldır seni rahatlatacak bir arkadaşın olamadığım için özür dilerim. :/ Bu daha çok bağladı beni sana, yani paylaştığın bir arkadaşın olabilmek beni onurlandırdı diyebilirim. Kesinlikle her şeye açığım ve destekteyim. :) Çocukluktan beri arkadaşız en yakınlarımdansın. Bu kesinlikle normal bir konu ve normal bir şekilde devam edeceğiz. ;) Sadece en son çare olarak yakışıklı Geylesof'çuğumla evlenemeyecek olmak beni üzmüştür en fazla. :D haha şaka tabii ki. :D Aynen devam edeceğim ben tabii ki de arkadaşlığımıza sonsuza kadar. :)"
Bir açılma öykümün daha sonuna geldik efenim. :)) Dilerim sizin açılma öyküleriniz de en az benimki kadar güzel bir sonla başlar. Başlar diyorum çünkü bu aslında yepyeni bir öykünün başlangıcı. :))
Herkese kendisi olabildiği bir hayat dilerim, çünkü hayat böyleyken anlamlı. :))
Not: Yazıda geçen `radikal karar´ konusunda ayrı bir yazı yazacağım. :))
3 Şubat 2015 Salı
keşke mi demeli? yoksa iyi ki mi?
Ah keşke, keşke ah... Aşk? Tekrarlanan sözler, sözcükler... Bitmek bilmeyen sonu gelmeyen...
Hayatta en sevmediğim sözcük sanırım "keşke". Yapmak isteyip yapmadıkların, olmasını istediklerin ama olamayanlar... Hayaller, planlar ve düşler ile gerçekler, koşullar ve gizemler arasındaki tutarsızlıktan doğan lanet bir sözcük. Kim istemez ki bir çırpıda örtüşsün düşler ve gerçekler, ama olmuyor işte. Her zaman her şey planlandığı gibi gitmiyor.
"Sevdiğim" diyecek halim yok, nesini tanıdın nesini biliyorsun diye sorarlar adama, ama hoşlandığım biri vardı. En azından öyle gibiydi. Ancak karmaşa karmaşa ve daha fazla karmaşa içinde -püf- uçtu gitti. :) Kimilerine göre çok da iyi oldu, kimilerine göre ucuz atlatılmış bir maceradan ibaretti, ama yine insan o lanet sözcüğü düşünmeden edemiyor: Keşke...
Keşke tanısaydım, deneseydim, olsaydı, falan filan, falan filan...
Tekrardan düşler aleminden gerçek hayata dönüş yapıyorum. Bu sefer çok sevdiğim bir sözcük karşılıyor beni: "İyi ki" :)
İyi ki bu yolculuğa hiç başlamamışım, tanımamışım, denememişim, ileri gitmemişim, kalbimin kırılmasına neden olmamışım...
İşte hayat "keşke"ler ve "iyi ki"ler arasında gidip gelen mutsuz veya mutlu olmayı seçtiğimizin göstergesi olan şu iki sözcükten ibaret.
Ben mutlu olmayı seçiyorum ve bu yüzden yola "iyi ki"lerimle devam ediyorum. Belki kendimi avutuyorum ama, "keşke"lerimle kontrolüm altında olmayan şeylere üzülüp arkama bakmak yerine "iyi ki"lerimle değiştirebileceğim bir geleceğe bakıp mutlu olmak en akılcı seçim olsa gerek.
İyi ki yazdım rahatladım. :)
Hayatta en sevmediğim sözcük sanırım "keşke". Yapmak isteyip yapmadıkların, olmasını istediklerin ama olamayanlar... Hayaller, planlar ve düşler ile gerçekler, koşullar ve gizemler arasındaki tutarsızlıktan doğan lanet bir sözcük. Kim istemez ki bir çırpıda örtüşsün düşler ve gerçekler, ama olmuyor işte. Her zaman her şey planlandığı gibi gitmiyor.
"Sevdiğim" diyecek halim yok, nesini tanıdın nesini biliyorsun diye sorarlar adama, ama hoşlandığım biri vardı. En azından öyle gibiydi. Ancak karmaşa karmaşa ve daha fazla karmaşa içinde -püf- uçtu gitti. :) Kimilerine göre çok da iyi oldu, kimilerine göre ucuz atlatılmış bir maceradan ibaretti, ama yine insan o lanet sözcüğü düşünmeden edemiyor: Keşke...
Keşke tanısaydım, deneseydim, olsaydı, falan filan, falan filan...
Tekrardan düşler aleminden gerçek hayata dönüş yapıyorum. Bu sefer çok sevdiğim bir sözcük karşılıyor beni: "İyi ki" :)
İyi ki bu yolculuğa hiç başlamamışım, tanımamışım, denememişim, ileri gitmemişim, kalbimin kırılmasına neden olmamışım...
İşte hayat "keşke"ler ve "iyi ki"ler arasında gidip gelen mutsuz veya mutlu olmayı seçtiğimizin göstergesi olan şu iki sözcükten ibaret.
Ben mutlu olmayı seçiyorum ve bu yüzden yola "iyi ki"lerimle devam ediyorum. Belki kendimi avutuyorum ama, "keşke"lerimle kontrolüm altında olmayan şeylere üzülüp arkama bakmak yerine "iyi ki"lerimle değiştirebileceğim bir geleceğe bakıp mutlu olmak en akılcı seçim olsa gerek.
İyi ki yazdım rahatladım. :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




