20 Eylül 2016 Salı

tanrının sopası yok

Eğer şu anda Müslüman olmuş olsaydım tahmin edeceğiniz üzere bu başlık "Allah'ın" şeklinde başlayacaktı. Ama öyle ya Tanrı'nın da -şayet varsa- sopası yoktur herhalde diye ümit ediyorum. 😅 Ama belli ki bir adaleti var! İster karma deyin ister başka bir şey, hayat karşımıza ilahi adalet denen şeyi çıkarıyor... Şimdiye kadar bununla bariz bir şekilde iki kere karşılaştım. Dilerim bundan sonra ne karşılaşmamı gerektirecek bir maruziyetim olur, ne de maruz bırakanın kalacağı "hak edilmiş" acılar...


Öncelikle şunu belirtmemde yarar var kimsenin başına gelen "dert"e ya da çekmesi olası acılara sevinecek kadar kötü birisi değilim. Aksine genellikle bana düşmanca davranmış kimselerin bile hakkını gözetecek kadar da hümanist birisiyim. O bakımdan "oh iyi olmuş" diyemiyorum. Zaten diyemem, diyemedim...

Bu öğlen annemle dayım hakkında konuştuk, bayramda bize gelmişler ve çocukları ile güzel vakit geçirmişlerdi. Elbette ben onların yanında bulunmadığım için bunlardan anca annemin anlatması ile haberim oldu. Söz konusu dayım hakkında geçmişte de bazı yazılarımda bahsetmişimdir bana yönelik "Aidslisindir sen şimdi!" vs. tarzı daha ilkokul öğrencisi olduğum zamanlarda ettiği küçümseyici hatta taciz niteliğindeki homofobik sözleri ve tavrı söz konusuydu. Bu tutumunu zaman zaman lisede olduğum süre içinde de göstermişliği vardır... Şu anda her ne kadar geçmişe kıyaslandığında fazlasıyla "straight-acting" sayılsam da aramızda halen tuhaf bir soğukluk var (bkz. geçmişin izleri). 😒

Haliyle çok fazla görüşme taraftarı değilim, özellikle de hayatımdan beni öyle ya da böyle olduğum gibi seven ama yine de bilmeyen insanları dahi çıkarmışken ona ve ailesine ne kadar yer verebilirim ki? Yer versem bile ne kadar sağlıklı olur? Sorular sorular...

İşte bu nedenlerden dolayı kendisiyle pek az görüşürüm, ama bu az görüşmüşlüğüme rağmen çocuklarından birindeki farklılığı da hissedebilmiştim. Evet burada işte o sözü hatırlamamız gerekiyor: "Tanrı'nın sopası yoktur".

Bugünkü konuşmamızda annem yanıma gelerek, "dayın oğlu için ne dedi biliyor musun? 'Cemil İpekçi gibi olacak bu, çok narin, çok alıngan, sanata fazla ilgili...' İnan boğazım düğümlendi, ne diyeceğimi şaşırdım." dedi ve açıldığımdaki aynı hüznü yeniden gözlerinde gördüm. 😔

Bundan çok değil birkaç ay önce benimle ilgili olarak "çok da boş bırakmamak lazım, evlensin vs." şeklinde babama konuşan ve tahmin ettiğim nedenlerden ötürü bunu söyleyen dayım, şimdi kendi oğlunun "heteroseksüel bir erkek" oluşunu sorguluyor. Ha ahım yerde kaldı mı belli ki kalmamış, ama üzüldüm mü evet üzüldüm o çocuk için.

Her ne kadar "nolursa olsun benim çocuğum o" demiş olsa da -ki iş başkasının çocuğuna gelince gayet de zorbalıkta sınır tanımıyordu- öyle bir dindar ailenin çocuğu olacağından dolayı, onu kabullenmiş olsalar dahi LGBTİ bir çocuk olmasından dolayı üzüldüm ve endişelendim.

Nedenine gelince... Etrafımdan o kadar çok tanıdığım, çocukluğunda taciz veya tecavüze maruz kalan LGBTİ birey var ki... Birçok LGBTİ çocuk, sapık şerefsizlerin açık hedefi halinde ve bu çocuklar tamamen korunmasız olduğu gibi bir de başlarına geleceklerden dolayı kendilerini sorumlu tutacak kadar da "aykırı" hissediyorlar. Bırakın normal şartlarda LGBTİ olduğunu ailelerine söyleyebilmeyi, bir de böyle bir olay yaşamış olmayı ailelerine söyleyebilsinler... Gerçekten zorlu bir süreç ve bir o kadarda acı...

Şimdi o çocuk için endişeleniyorum. Ne yazık ki "oh olsun" diyemiyorum. Dilerim, dayım başına gelenden sonra dersini almıştır -ki ettiği laflar da bu yönde, dilerim kuzenim benden daha iyi koşullarda daha iyi bir yaşam sürer. Tüm dileğim bu...

Tanrı'nın önce adaleti sonra da gözeten eli her daim bizimle olsun... 🙏


17 Eylül 2016 Cumartesi

her şeyin başı sadakat

İçime attığım (veya diğer bir deyişle arşive kaldırdığım) onca kişisel yazımın ardından bu kez
bir LGBTİ temalı film incelemesi ile yazılarıma devam ediyorum. LGBTİ olsun veya olmasın ilişki içinde olan/düşünen herkesin izlemesini salık vereceğim bir film umarım yazımı beğenir ve sonrasında filmi izlersiniz... 😊


"Holding the Man", Neil Armfield'ın yönettiği Tommy Murphy'nin ise senaryosunu yazdığı 2015 yapımı LGBTİ temalı bir film. Avustralyalı eşcinsel bir aktörün ve sevgilisinin gerçek hikayesinin anlatıldığı filmin başrollerinde ve oynuyor.

Timothy "Tim" Conigrave adlı aktörün otobiyografik kitabından güzel bir uyarlama niteliğinde olan filmde, Tim ve sevgilisi John Caleo'nun lisede başlayan aşkları ve dönemin (1970'ler-80'ler) zorluklarına karşın başından itibaren ailelerine ve çevrelerine karşı sergiledikleri onurlu bir eşcinsel çift portresi izleyenleri hayran bırakacak nitelikte. 😍


Filmin temel iki noktası var diyebilirim: Aşk ve Cinsellik. Tabii ki bunların dışında genel LGBTİ'nin kabullenişi vs. konuları da işleniyor, ancak bence vurucu olan ve ön planda tutulduğunu düşündüğüm iki nokta ilişkiler içindeki bir sorunsal niteliğinde işlenen bu iki konu diyebilirim.

Elbette biyografi niteliğinde olduğundan filme yönelik eleştiriye girmese de yaşanılanlarla ilgili, aşka ve sadakate önem veren birisi olarak şunu diyebilirim ki ya "aşk dediğin işte budur!" diyecek ya da benim gibi rahatsız olup aşka küseceksiniz. 😅 İlişkileri hangi zeminde nasıl değerlendirdiğinize göre vereceğiniz tepki değişecektir haliyle.


Ben bu noktada biraz daha aykırı "iyi aile geyi" portresinden baktığımdan ben, filmde aşkın ne kadar saf temiz duygularla başladığına (her zamanki gibi) ancak devamında işin içine cinsellik girince hazin sonuçlarına tanık oluyoruz diyebilirim. "Yine de aşk boyun eğer" mi? Eğip eğmediğini izleyip görün diyorum... 😊

Film her halükarda sizi içine alacak gülümsetecek, duygulandıracak ve benim gibi duygusal bir insansanız da ağlatacaktır. Hazırlıklı olmanızda fayda var. 🙈 Özellikle de "ciddi ilişki" kafasında olup bunu deneyimlediyseniz bu söylediklerime iki kat hazırlıklı olmalısınız. 😅
 
Veee son söz...

Açıkçası günümüz insanının bitmek bilmeyen cinsel açlığı da düşünüldüğünde gayet mevcut durumu anlatan ve sonrasında da gelinen nokta itibariyle ders çıkarılması gerektiğini düşündüğüm çok güzel dramatik bir film.

Her zaman dediğim gibi sadakat, sadakat ve sadakat! 😉

İzlemek isteyenler için filmin fragmanı: 


30 Nisan 2016 Cumartesi

açılma öykülerim: ilk erkek arkadaş


O gün sevgilimle birlikte bir kız arkadaşımızla Starbucks’ta buluşacaktık, her zamanki gibi yine buluşmaya geciktim. 😅 Vardığımda arkadaşım çoktan mekana gelmiş, renkli kalemleriyle bir şeyler çizip yazıyordu. Derken geciktiğim için vakit kaybetmeden özrümü diledim ve tam sohbetimize başlayacaktık ki o sırada öncelikle bir içecek almak için kasaya doğru yöneldim. Henüz siparişimi dahi teslim alamadan sevgilim de gelmişti.

Hep beraber sohbetimize devam ettik derken, mekan hepimizi basmaya başladığı vakit, kalkıp biraz Bakırköy’de dolaşmaya karar verdik. Kim bilirdi ki bu karar bizleri hiç beklemediğimiz bir karşılaşmaya gebe bırakacaktı.

Arkadaş meydandan aşağı inince İş Bankası Yayınları’na uğrayıp kitap bakacağını söyledi ve hep beraber içeri girdik ve şaşırmamıza neden olan karşılaşma: Eski bir dost. 😲

Aldığım "büyük karar"ın ardından, görüşmeyi kestiğim yüzlerce insandan sadece birisi diyerek bu durumu açıklamak elbette kendisine haksızlık olur. Çünkü üniversite dönemimde sürekli görüştüğüm ve grup dışında birebir de konuşup buluştuğum bir arkadaşımdı. Her ne kadar özelimi çok fazla açamamış olsam da paylaştığım çok şey vardı. Başta birbirimize olan dostluğumuz sevgimiz…

Tabii onca yıldan sonra bunun ne kadarı kalmıştı bilinmez, ama benim ilk tepkim görür görmez sarılmak oldu. 😔

Elbette bu benim tepkimdi, aynısını ondan beklemek mantığa aykırıydı; tabii ki bir anda kaybolmamın görüşmeyi kesmemin onun üzerinde yarattığı bir kırgınlık vardı. Kendisini “sırtından bıçaklamak”la beni suçladı, dostluğumuza ihanet etmekle…

Yol boyunca gönlünü almaya çalıştım. Karar vermiştim açılacaktım, diğer ortak arkadaşımız da orada gizliden bana verdiği mesajlarla aynı şekilde düşündüğünü belli etmişti zaten. Birlikte daha rahat bir yerde konuşabilmek için sahildeki bir kafeye geçtik. Benden bir açıklama bekliyordu ve bunu da açıkça ifade ediyordu. Ama açıklamak o kadar kolay değildi, hem de hiç değildi. Başta ben olmak üzere hepimiz gerilmiştik.

Sonunda konuyu iki sene önceki Onur Yürüyüşü’ne gidişimize ve kendisinin o gün için bana telefonda söylediği cümlelere getirmiştik: “Senin ne işin var oğlum orada! Gey misin!”

Tepkisinin yanlış olduğu üzerinden konuştuk, bir yandan da “bu kez beraber gideriz” gibisinden konuyu şakaya vuruyor ve üzerimizdeki gergin havayı yumuşatmaya çalışıyordum. Ama o da bizim bu tavrımızdan yavaş yavaş anlamaya başlıyordu… Bir süre sonra “benim de lezbiyen arkadaşlarım var, çok sayıda eşcinsel var çevremde yani benim de, benim hiçbiriyle sorunum yok ki” demeye başlamıştı… Bundan dolayı bir “görüşmezliğin” gereksiz olduğunu ve homofobik olmadığını anlatmaya çalışıyordu...

Elbette üstün körü geçen bu muhabbet yetersizdi ve “gel ikimiz şu ileride konuşalım daha rahat” deyiverdi ve ikimiz masadan kalkıp konuyu baş başa konuşmaya başladık:

— Evet, anlat abi seni dinliyorum.
— (kem küm etmeler)
— Şimdi nesin sen? Biseksüel misin?
— Hayır, değilim. (yüzde anlamsız bir gülümseme)
— Ee nesin? Gey misin?
— Evet, EŞCİNSELİM!
Bodoslama açılmamı betimleyecek daha iyi bir görsel olamazdı.🙈


O anda hiç planlamadığımız bir açılma anı yaşanmış oldu. Hiçbirimizin aklında en ufak bir bir araya gelme ve açılma konuşması yokken gayet spontane bir şekilde nerdeyse iki senedir görüşmediğim eski bir dostumla açılma anı yaşamış oldum. Böylelikle kendisi açıldığım ilk erkek arkadaşım da olmuş oldu.

Tepkisine gelince… Tepkisi “peki tamam” oldu ve sonrasında ardı ardına sorular gelmeye başladı: “Ne zamandan beri bunlar içinden geliyor”, “bir birlikteliğin oldu mu”, “emin misin” vs. vs. Ancak ben çok geçmeden ikinci bombayı patlatıp yanımızdaki diğer “arkadaşın” da eşcinsel olduğunu ve hatta benim sevgilim olduğunu ona söyledim. 🙈 Belki yanlış bir karardı bilmiyorum, ama o an bunu da orada açıklama gereği hissettim, belki de açılmışken tamamen açılayım ve gizlim kalmasın diyeydi. Hiçbir fikrim yok, ama rahatlamıştım. Artık beni kabul edecekse öyle edecekti…

“Sen bunu 'tercih etmişsin' o halde ben de saygı duyarım, benim muhabbetimde bir değişiklik olmaz, bundan dolayı görüşmek istememe gibi bir durumum da olmaz,” şeklinde açıklamada bulundu. (Elbette bunun bir “tercih” olmadığını ve istem dışı doğamın gereği olarak ortaya çıkan bir özelliğim olduğunu ona söyledim; çünkü hiç kimse aşık olacağı kişiyi seçemez, heteroseksüel veya eşcinsel!)

Sonrasında birlikte yeniden masaya oturduk ve muhabbetimize dörtlü olarak biraz daha devam edip, ardından meydana doğru yürüyüp ayrıldık. Ayrılırken onca zamandan sonra haliyle bir anda “eskisi gibi” olamayacağımızı ve biraz zaman gerektiğini söyledi, ancak o günkü gibi yeniden buluşabileceğimiz ve kendisini de çağırmamız gerektiğini söyledi…

Bakalım dostluğumuzla ilgili zaman bize ne gösterecek… Bekleyip göreceğiz…

11 Ekim 2015 Pazar

Uyan Türkiye!


Şimdi saat itibarı ile dün yaşananları bir yeniden düşünmekte, algılamakta fayda var. O anın şokuyla tam algılayamamış olabiliriz. Anca kendimize gelmiş olabiliriz, doğrudur.

Dün güpegündüz, ülkenin başkenti Ankara'nın göbeğinde Türkiye tarihinin en kanlı terör saldırısı yaşandı. 100'e yakın insanımız resmen katledildi. Yüzlercesi ise yaralandı.

Yüzlerce insan ya... Yüzlerce masum insan!

Tek "suçları" adını Barış koydukları mitingde seslerini duyurmak, haklı veya haksız kendilerini ifade etmek idi.

Gösteri hakkı zaten hiçbir zaman hak olmamıştı bu ülkede, ama hiçbir zaman böylesi bir engellemeyle de karşılaşılmamıştı. Karşılaşılması da mümkün olamazdı, koskoca ülkeydi! Büyük planları olan, "reis"i olan, "büyük usta"sı olan bir ülkeydi!

Tabii ki o "büyük usta" başka devletler söz konusu olduğunda ahkam kesmeyi iyi bilirken, "sizin istihbarat teşkilatınız çalışmıyor mu?" diye hesap sorarken, kendi ülkesi söz konusu olduğunda iki cümlelik taziyeden başka yapacak bir şeyi olamamıştı. Zaten giden de gitmişti...

Sorumlusu yok! Hesap veren yok! Meğer ülkede güvenliğimiz Tanrı'ya ettiğimiz dualardan ibaretmiş bunu öğrendik.

Ardından üç bakan kameralar karşısına çıkıp güzel bir şekilde bizlere güvenlik zafiyetinin olmadığını söyleyerek, bunun gayet olası bir durum olduğunu anlattılar. Zaten bizler de ölmenin ve öldürülmenin bizim "fıtrat"ımız olduğunu iyi bilirdik. Yadırgamadık.

Sorumluluğun kendisinden olduğu hatırlatılınca "istifa" sözcüğünü hayatında duymamış gibi bir tepki verdi; e daha önce hiç örneğini görmemişti o da haklıydı. Hatta içlerinden biri kahkaha atacaktı da kendini zor tuttu, gülümsemekle yetindi.

Ve ardından üç günlük ulusal yas ilan edildi, yani üç siyah kurdele günü...

İşin en korkuncu da ne yazık ki dün yaşadığımız bu olayların hiçbiri rüya değildi, bir Türkiye gerçeğiydi!

Sizce de artık şoktan çıkmanın zamanı gelmedi mi? Bence geldi de geçiyor. Uyan Türkiye!


Bu, bu blogda kullandığım ikinci siyah kurdele... Bu son olsun!

21 Ağustos 2015 Cuma

neler oluyor ülkemde?



Türkiye hiç olmadığı kadar güvensiz ve terörize, insanları ise dışarı çıkma ve kalabalık ortamlara girme konusunda -haklı olarak- son derece endişeli. Diğer yandan siyasîler ve özellikle de 'fiilî' etkili kukla hükümet ise bir o kadar sorumsuz ve âciz. İçinde yaşadığımız ülke bugünlerde ne yazık ki böyle.

Barış ve huzur ortamının güzel kokusunu bir kere içine çekmiş olan aziz halkımız bir daha savaşı kabul edebilir mi? Elbette ki hayır. Ülkenin her yanından onlarca şehit haberleri gelirken, aile ve yakınları ise acılı, perişan ve bir o kadar da öfkeli. Evet, halkımız artık bizleri savaşın eşiğine getiren, sorumsuz bir şekilde bireysel çıkarları uğruna çatışmayı ve kutuplaşmayı arsızca orada burada dillendiren 'fiilî' illegal zâta karşı korkusuzca sesini çıkarıyor ve haykırarak "ölümleri durdurun!" diyor.

 
Acılı şehit yakının haklı haykırışı.

Elbette ölümlerin fâili eli kanlı örgüte karşı büyüyen bir öfke ve karşıtlık yadsınamaz; ancak bir o kadar da, bu eli kanlı örgütü hortlatan ve sözde milliyetçi tavrının ardında aslında katliamlara gizliden göz yuman malûm zâtın tüm bu acılarımızın ve geldiğimiz noktanın bizzat sorumlusu olduğunun da farkında.

 
"Bu ülkede başkan seçmiş olsaydık bu kaos yaşanmayacaktı," diyerek yaşanan kaosun faturasını millete çıkaran Sağlık Bakanı'na şehit cenazesinde tepki.

Artık karşımızda saltanatı sona eren ve kaçak saraylarının ardına saklanmayı bırakıp suçlarının cezasını çekmek yerine devrilirken ülkeyi de beraberinde devirmeye ve kaosa sürüklemeye niyetli tamamen bencil ve arsız bir kişi bulunmaktadır.

Böyle bir dönemde yapmamız gereken tek şey, kanlı eylemlerin ve bu sorumsuz iktidarın bilinçli manipülasyonlarına inat, her zamankinden daha da kardeşçe kenetlenmek ve bizleri birbirimizden koparmaya niyetli bu azılı düşmana karşı Gezi ruhu ile yeniden kol kola girmek ve birlikte bir gelecek inşa etmektir.

Kimse unutmasın ki öldürülen hiçbir insanımız yalnızca bir etnisiteden değil! Ağıtlar yalnızca bir dilde değil!

Acı hepimizin acısı, ülke hepimizin ülkesi! Birlikte güzel günler görmek ise hepimizin yegâne umudu!

Barışa ve huzura...

21 Haziran 2015 Pazar

#OnurDuyuyoruz Hayrettin

Sakin Ol ve Olduğun Kişiyle Onur Duy

Gün geçmiyor ki insan haklarını ayaklar altına alan bir talihsiz açıklamaya daha tanık olmayalım...

Özgür düşünceden mahrum, akıl ve bilimden ise nasibini almamışların içine düştüğü bu ruh hâli, cahil cesareti şeklinde dillerine vuruyor olsa gerek ki bu günlerde çokça duyar olduk.

Elbette gönül isterdi ki öğrendikleri ve üzerine düşündüklerinin sayısı, konuştuklarının ve yazdıklarının sayısından fazla olsun. Ama "fıtrat"tan mıdır nedir? Bir türlü özgür düşüncenin bir parçası olmaları mümkün olmuyor. Onun yerine "gizli kabahat"lerinin ardına saklanan, kendi fikirlerini "ahlak" adı altında topluma empoze etmeye çalışan, "mutlu insanların yakasına nasıl yapışırız, mutsuzluğumuzu başkalarına da nasıl bulaştırırız" diye çırpınan bir zümre olup çıktılar.

Bu zümreye bir kişi daha katılmış veya hep oradaymış: Hayrettin.

Açıklamasında ne had bilmiş, ne de hak; saydırmış da saydırmış... "Ahlaksız" demiş, ardından hızını alamayıp önce nefretine destek bulmak için manevî değerleri suistimal etmeye çalışmış:
"Bu ülkenin düzeni laik, seküler, liberal demokrat vs. olabilir, ama kimse unutmasın ki halkımızın kahir çoğunluğu Müslümandır"
 Ardından da -yine de canı sağ olsun- bizleri tehdit etmiş:
"Savaşı onlar başlatınca da görmeleri muhtemel olan tepkiden şikayet etmemeleri gerekir."
Yazının tamamını buraya taşıyarak kimsenin sinirlerini harap etmek istemiyorum. Özetle demek istediği şu:

LGBTİ bireyler olarak var olma mücadelesi veremezsiniz! Onurlu olamazsınız! Sizlerin var olmasına izin vermeyiz! Sizlerin varlığı "toplumun ahlakına, geleneğine, kırmızı çizgilerine karşı savaş ilan etmek"tir.

Bir de sürekli "ahlaksızsınız" diyor onu zaten biliyorsunuz.


Şimdi gözünü dört aç ve iyi oku Hayrettin...

1- Bu ülkenin düzeni "laik, seküler, liberal demokrat" ise öyledir! Aması maması olmaz. Bunda bir anlaşalım. Yani "laikiz ama o kadar da laik olamayız" gibi bir şey devşirmeye kalkmayalım, o iş tutmaz.

2- Farz edelim ki bu ülkenin belli bir çoğunluğu Müslüman olmayı seçmiş olsun; bu yalnızca o kişilerin bireysel seçimidir, yaptıkları ibadet de günah da o bireyleri ilgilendirir.

Yani kişinin Müslüman olması başkalarının da Müslüman olmasını veya o dine uygun hareket etmesini gerektirmeyeceği gibi, Müslüman olsalar dahi başkalarının "kabahat"i de yine o kişiyi ilgilendirmez!

Diyeceğim o ki herkes kendi "kabahat"iyle ilgilensin, Hayrettin.

3- Ahlaksızlığı eğer iki insanın birbirini sevmesi olarak görüyorsan, bu kısmı daha da iyi oku:

Biz ahlaksızlığı;
  • İkiyüzlü davranmak, yalan söylemek, kendi çıkarın uğruna insanlarını aldatmak!
  • Senin insanın açken tok yatmak, senin insanın ağlarken gülmek, senin insanın yas tutarken kutlama yapmak!
  • Hakkın olmayana göz dikmek, zorla ve hileyle ona sahip olmak! Çalmak çırpmak, hırsızlık yapmak!
diye biliriz.

Yani sevgiye öyle ahlaksızlık filan denmez! Diyen varsa yukarıda saydığım "ahlak"ından şüphe ederiz; bu adam niye "ahlak"ı çarpıtıyor acaba diye?

Ayrıca Hayrettin, belli ki bilmiyorsun, ama sevgi içten gelir. İnsanlar kimi seveceğine karar veremezler ve bu yüzden de hiç kimse sevgisinden sorumlu değildir. Çünkü bu insanın "fıtrat"ı gereğidir! Her kim olursa olsun, sevmek ve sevilmek bir haktır!

Hatta sana bir şey diyeyim Hayrettin, yalnızca insanın değil doğadaki daha 450'ye yakın eşeyli canlının da fıtratı böyledir. Yani gayet doğadan olan, gayet doğal olan bir şey.

Soruyorum sana Hayrettin, penguenin de mi "imtihan"ıdır eşcinsellik? O da mı "kabahat"lidir?

Yanıt alacağımı sanmıyorum. Çünkü üzerine düşünmeyeceğini, asıl niyetinin insanların elinden mutluluğunu almak, onlara nefretle saldırmak, onları hedef göstermek olduğunu biliyorum.


Uzun lafın kısası:

Halkımızın kahir çoğunluğu Müslümandır, ama kimse unutmasın ki bu ülkenin düzeni laik, seküler, liberal demokrattır!

Eğer o yürüyüşte onurlu herhangi bir LGBTİ bireyin kılına dahi zarar gelirse, "görmeleri muhtemel olan tepkiden şikayet etmemeleri gerekir" diyenler sorumludur! Bu da böyle biline!

Sevgiler sana Hayrettin, daha çok sevgiler...



Dipnot: Haklarımızın yasal güvence altına alınmasını isteyen birinin de sana selamı var. ;)


6 Haziran 2015 Cumartesi

Kaan Arer'le röportaj -2

Kaan Arer'le yaptığımız röportajın ikinci kısmı. Tamam tamam tutmuyorum sizi, hadi iyi okumalar... :)


"YILLARCA KENDİME İŞKENCE YAPMIŞIM"


- Biraz da özel konulardan bahsedelim. Kendini kabullenme sürecin sırasında bir kız arkadaşının olduğunu biliyoruz. Ama bu kısım biraz ucu açık kaldı ve birçok insan bunu, "bir eşcinsel erkeğin de kız arkadaşı olabilir" şeklinde yanlış anladı. O dönemde kız arkadaşının olması senin için ne ifade ediyordu?

Ben büyük bir baskı altında yetiştim. Babam eşcinsel olmamı yasaklamıştı. Bunun da etkisiyle yıllarca eşcinsel olduğumu kabul edemedim. Hatta bu konuda çok cahildim, bu yüzden korkuyordum. Yani açıkça homofobiktim. Haliyle heteroseksüel bir yaşam sürmem gerekiyordu, "bir kız ile deneyeyim bakalım ne olacak" diye yola çıkmadım, kendimi hetero sandığım için ilişki yaşadım. Bu ilişki de biraz uzun sürdü. Bunun sebebi insanlar üzerinden bağımlılık yapmamdan ötürü olabilir. Ben ayrılmak istesem de hiçbir zaman kız arkadaşım kabul etmedi. Ama o da zaman içerisinde benim eşcinsel olmam gerektiğini anladı. Yani bunu da açıkça söylüyordu. Ben kendimi kabul etmediğim için tabii ki itiraz ediyordum. Kendimi kabul etmemle beraber şunu anladım ki yıllarca kendime işkence yapmışım.

- Bu sürecin seni nasıl yıprattığını tahmin edebiliyorum. Peki bu hetero oyununu nasıl sürdürebildin?

Kendimi hetero sanıyordum o yüzden toplumda gözlemlediğim, romanlarda okuduğum şeylerin benim ilişkimde de olması için çaba harcıyordum. Her şey biraz eğreti duruyordu, içime sinmiyordu bir türlü ama bunu hep deneyimsiz olmama, bu konularda cahil olmama veriyordum. Kendimi eğitirsem bağımlılık yapan bir sevgili olabileceğimi biliyordum. Sanırım bunu başardım da.

- Belli ki davranışların açısından karşı tarafı kendine bağlayacak derecede başarılı bir "heteroseksüel sevgili" olmuşsun. Ama ya senin ona karşı olan hislerin?

Aşık olduğum bir erkek vardı, ama "hetero olduğum" için o çocuğa aşık olduğumu kabul etmediğimden kız arkadaşıma yönlendirmeye çalışıyordum. Ama hiçbir zaman o çocuğa karşı hissettiklerimi kız arkadaşıma karşı hissetmedim. Hiçbir zaman o çocuk kadar sevmedim, kıskanmadım. Tabii o günlerde bunun farkında değildim. Ama aklım karışıyordu bu çocuğu neden bu kadar özlüyorum ben diye için için soruyordum, ama cevap bulamıyordum.

- Ayşe Arman'ın sormadığı soruyu ben sorayım. Peki eşcinsel bir erkek olarak bir kadınla sevişme hissi senin açından nasıl bir şeydi?

Ayşe Arman'a açık olmadığım kadar burada açık olayım. Kız arkadaşımla evli gibi yaşıyorduk. Bu yüzden neredeyse üç yıl boyunca sürekli seks yaptık. O kadar çok seviştik ki bu konuda oran bile çıkarabilirim. Bunu neden açıkça söylüyorum çünkü bir kez, iki kez gibi bir elin parmağı kadar az ve seyrek sevişseydik belki hepsinden zevk alırdım. Ama şimdi şunu diyebilirim ara ara zevk alarak boşaldığım oldu. Oranlarsak sevişmelerimizin %10'u beni doyurmuştur. Geri kalanlarında zevk alıyormuş numarası yapmak zorunda kaldım. Boşalabilmek için bir erkekle seviştiğimi hayal ettiğim çok olmuştur. Hayal dünyamda hep bir erkek vardı ve onu hiç aldatmıyordum. Sevişmelerimde partnerim olarak hep o çocuk oluyordu. Bunu bir türlü aşamıyordum.

- Sırf beklenen bu diye bir şeyleri yapmak zorunda kalmak... Gerçekten de çok zor bir durum. O halde bunu başkalarının da yaşamasını öğütlemezsin değil mi?

Bu asla öğütlenebilecek bir şey değil. Bu tam bir rezillik, kepazelik. Benimki tamamen bir cehalet hatası. O yüzden bu kadar rahat anlatıyorum. Yoksa açık açık söylüyorum: Hisleriniz neyse siz de osunuz. "Bir kadınla sevişeyim bakalım ne olacak?" diye bir kuşkunuz olmasın. İnanın hiçbir şey olmuyor.

Bu çok büyük bir iç savaş. Ama savaşın kazananı olmuyor. Eşcinsellik için sadece ama sadece büyük bir kabul gerekiyor.

"ÂŞIK OLDUĞUM HER ADAM ÇOK GÜZELDİ"

- Anlaşılan sonraki ilişkilerinde bir daha hiç tenin kadın tenine değmedi. Peki ya ondan sonrası? Yani erkekler? Sonraki ilişkilerinde o kızda bulamadığın şeyi buldun mu?

Buldum. Aslında güzel olan tarafı bulduğumu artık kabul ediyordum. Bir erkeğe âşık olunabileceğini, bunun çok doğal ve normal bir şey olduğunu kabul etmiştim. Kabul ettiğim gibi birisini buldum, deli gibi narin, saygılı, düşünceli bir erkekti ve hemen aşık oldum. Âşık olduğum her adam çok güzeldi.

- O halde "Kaan Arer bir aşk insanıdır" desek yanlış demiş olmayız herhalde?

Aşk avcısı diyelim... Nerede bir aşk varsa onun izini sürer, bulur ve sahip olur. Tabii elimde olmayan sebeplerden ötürü kısa süren ilişkilerim de oldu ama ben hep aşıktım...

"HAYAT O KADAR KISA Kİ PİŞMAN OLMAYA VAKTİM YOK!"

- Geçmişe baktığında "keşke sona ermeseydi" dediğin sende iz bırakmış veya tam tersine "hiç yaşanmasaydı" deyip pişman olduğun bir ilişkin oldu mu?

Ben aşık olduysam eğer, hayatta ayrılmam. Yani şimdiye kadar hiçbir aşkımdan ben ayrılmadım zaten... Hep terk edildim...

Diğerine gelince, pişman oldum diyemem, ama bazı cinsel deneyimlerim oldu. Olmaması gereken şeylerdi. Libidoma hâkim olamadığım için yaşadığım cinselliklerim oldu. Ama hayat o kadar kısa ki pişman olmaya vaktim yok!

- Bir tanesini bizlerle paylaşabilir misin?

Bir keresinde başımdan şöyle bir olay geçti. Uzun süredir bir ilişkim yoktu ve Gabile'de dolaşırken bizim kasabadan birisiyle tanıştım. Pek tipim değildi, ama bir kere numaramı vermiş oldum. Sonra adam sürekli evine çağırıyor filan. Bir iki ay adamı yalvarttıktan sonra gittim. Tabii adam vaat ettiği hiçbir şeyi yapmadan sadece seviştik ve ben kaçtım. Çok fazla katlanamadım. İlk tek gecelik ilişkimdi. Sonra aradan bir ay geçti geçmedi ben bir kaşınıyorum, kaşınıyorum, bildiğiniz uyuz olmuşum. Kesin o adamdan geçti. Uyuz olmama rağmen o adamdan bile pişman olmadım hiç. Sonra ilacını kullanarak iyileştim tabii.

- Ve buna rağmen pişman olmadın mı yani? :)

Hiç kimsenin etkisi altında kalmadan verdiğim kararların ardında durabilecek kadar güçlü birisi olduğumu düşünüyorum. O adamla sevişmek için ben kendim gittim, kimse beni zorlamadı, giderken de hiç tanımıyordum, tek gecelik bir şeydi, her türlü hastalığın bulaşması olasıydı, bu riski göze alıp gitmiştim. Prezervatif kullanmak bir çok deri hastalığından sizi korumuyor. Bunu da biliyordum. Pişman olacak bir şey yok. Bu da benim için bir deneyim oldu.

- Son olarak konuyu eşcinsel evliliklere getirmek istiyorum. Biliyorum ki şu anda sürdürdüğün çok güzel de bir birlikteliğin var. Aklınızda evlenme düşüncesi var mı? Kaan Arer eşcinsel evlilikler hakkında ne düşünüyor? 

İki ayrı cevabım var. Bir romantik cevap: Biz evliyiz bile. Yani yasal olarak mümkün olmadığı için herhangi yasal bir dayanağımız yok. Ama bir insanın bir insana verdiği sözden daha değerli bir şey de olamaz. Bence samimiyet ve vicdan tüm yasal zorunluluklardan değerlidir.

İki reel cevap: Eşcinsel evliliğin ülkemizde de olması için uygun şartlar oluştuğunda var gücümüzle çalışacağız. Şimdilik genciz herhangi bir miras durumumuz yok, bu yüzden yasal sıkıntılarımız yok; ama bundan 20 yıl sonra benim annem babam ölecek, örneğin bireysel emeklilik fonum eşime kalsın isteyeceğim. Evimi, arabamı onun desteğiyle alacağım sonra benim kuzenlerime mi kalacak yani. Bu yüzden evlilik gerekli.

Hepsinden daha önemli cevap: Devlet erkinin yasal olarak getirdiği her türlü hak toplumun bizi daha kolay kabul etmesine sebep olacaktır. Bu yüzden çok önemlidir.



Dostum Kaan Arer'e sorularımı içtenlikle yanıtladığı için teşekkür ederim. :))