7 Ocak 2015 Çarşamba
anma defteri'nin sayfaları aralanıyor!
Homofobi ve transfobinin elimizden alıp götürdüğü canlarımızı unutmamak adına daha önceden hazırladığım yazılarımı Geysel Notlarım'a eklemeye karar verdim.
Bundan böyle Anma Defteri (A.D.) başlığı altında, homofobi ve tranfobinin katlettiği canlarımızı anacağım. Unutmayacağız unutmamalıyız! Çünkü hepsi değerli, hepsi anılması gereken insanlar!
5 Ocak 2015 Pazartesi
kim bu transfobinin sorumlusu?
Eylül Cansın'ın intiharı ile ne yazık ki yeniden trans birey intiharlarını ve insanları içinden çıkılamaz bir psikolojik buhrana sokan transfobiyi konuşur olduk. Peki sorumluları kimler? Bunun üzerine hepimizi doğrudan ilgilendiren bir yazı yazdım. İyi okumalar...
Ancak Eylül Cansın adındaki bu genç kızın yaşamına son veren aslında kendisi değildi. Çünkü bu bir intihar değildi, bu bir cinayetti!
Neden mi cinayet? Çünkü onu öldüren bizlerdik:
1-) Transfobik olan heteroseksüeller
Trans bireylerin varlığından rahatsız olan, trans bireyleri düşman olarak gören kimseler. Bu kişiler, herkesi kendileri gibi karşı cinsinden hoşlanan ve bedeni ile barışık kimseler olarak görmek ister. Eğer siz bedeninizle barışık değilseniz ve kendinizi karşı cinse ait hissediyorsanız, elinizde olmayan bu hislerinizden ve yaşama isteğinizden dolayı doğrudan onların düşmanı sayılırsınız.
2-) Translarla sorunum yok ama bilmek görmek görüşmek de istemem diyen heteroseksüeller
Şimdi hemen soracaksınız "yahu bu insanların trans bireylerle bir sorunu yokmuş, ne diye bu insanları da katil yaptın". Hemen açıklayayım. Katiller çünkü görmek istemediler, görmek istemeyerek aslında onların karantina altında yaşamalarını görünür olmamalarını ve aslında da yok olmalarını istediler. Çünkü görmek istememek yokmuş gibi davranmak aslında yok olmasını istemektir.
Bu insan grubu aslında en tehlikeli gruptur. Çünkü birinci grubun aksine bu insanların içselleşmiş transfobileri vardır. O kadar içselleşmiştir ki dışarıdan baktığınızda bu kişilerin çok modern kadın-erkek eşitliğini savunan okuduğu kitaplarla övünen entelektüel olma iddiası taşıyan gıpta edilesi insanlar olduklarını sanırız. Ancak gel gelelim dışarıdaki paket ne kadar süslü de olursa olsun içte kocaman bir transfobi ve "benim gibi değilsen hiç olma" bencilliği yatmaktadır.
3-) Transfobik olan eşcinseller ve biseksüeller
Homofobi ve bifobinin tadına bakmış olan bu grubumuzda ise akıl tutulması had safhadadır. Kendilerinin de onlarca kez maruz kaldığı baskıların, sindirilmelerin, dışlanmaların, aşağılanmaların ve hakaretlerin kendileri dışındaki başka bir kesime uygulanmasına ses çıkarmadıkları gibi bir de kendileri uygulama saçmalığına girişirler.
Halbuki bir eşcinsel/biseksüel birey nasıl kendi seçiminden kaynaklanmayan olumsuzluklara maruz kalıyorsa, bir trans birey de aynı şekilde ataerkil heteroseksist sistemin varlığından kaynaklanan ve seçimleri dahilinde olmayan bir durumdan dolayı bu olumsuzluklara maruz kalmaktadır.
Akıl tutulması yaşayan bu grup transfobiklerimiz de gerçekten utanılası bir vaziyet içerisindedir.
4-) Aman gizliliğime zarar gelir o yüzden pek etrafımda dolanmasınlar diyen eşcinseller ve biseksüeller
Bu grubumuzda ise daha çok bencillik baş gösterir. O kadar bencildirler ki yalnızca trans bir bireyin dışlanması, hor görülmesi, hakarete uğraması değil, kendi içlerinden yani bir eşcinsele veya biseksüele gösterilen ayrımcılığa dahi ses çıkarmaz ve göz yumarlar. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kafasındaki bu grubun insanları ise bir gün yılanın kendi kapılarına dayanacağını öngörecek ya zekaya sahip değildirler, ya da kapılarına dayanana dek yaşayacakları rahatlıkla yetinmeyi seçecek kadar korkaktırlar.
5-) Sefa düşkünü olan trans bireyler
Evet ne yazık ki trans intiharlarından sorumlu olan trans bireyler de mevcuttur. Bu grup da bir önceki gibi bencilliği yaşam tarzı olarak seçmiştir ve belki de en utanılası insan tipi de yine bu gruba aittir. Çünkü bizzat içinde bulundukları sorunlara susar ve kendi başlarına gelmediği sürece hiçbir şeye sesini çıkarmazlar. Hatta intihar eğilimli olduğunu bildikleri bir genç kızın elinden tutmak bile bu grup insanına çok gelmiş olabilir.
Bu grubun bir alt grubu daha var; bunlar ise başka trans bireyleri kullanıp onlara cefa çektirirken kendileri sefasını sürmekle meşgullerdir. Ruhları kirlenmiş olan bu kitle için söylenecek çok söz olmasına rağmen konuşmamayı tercih ediyorum. Bazen susarak anlatabileceklerin konuşarak anlatabileceklerinden çok daha fazladır. Bu yüzden susuyorum.
5-) Düzenden çok şikayetçi olan ama değiştirmeye tenezzül dahi etmeyen EDİLGEN HERKES
Belki de yaşanan kötü olayların en sorumlusu bu gruptur. Sorumlu diyorum çünkü tenezzül etmedikleri o müdahale aslında, "olumsuzluklar yaşansın" ve "ben de aslında ses çıkarmayarak bunu onaylıyorum" anlamına gelmektedir. Söylenmeyen her "Yeter artık dur!" aslında "Vur sen ben gözümü kapatıyorum"a eşdeğerdir. Çünkü zulme sesini çıkarmak ve bunu önlemek senin elindeyken sen zulmü önlememeyi seçiyorsan evet bu zulmün gerçekleşmesi senin seçimindir!
Her kime yapılıyor olursa olsun zulme karşı sessiz kalma! Sessiz kalma ki sorumlu olma! Yoksa devamı gelecek olan zulümlerin sorumlusu yine sen olacaksın!
Artık bir şeylerin değiştiği ve bu derin uyku halinden çıkıp güzel günleri göreceğimiz yarınlara uyanmak dileğiyle...
Eylül Cansın (1992-2015)
"Ben artık yapamıyorum, yapamadım, yapamadım çünkü insanlar bana izin vermedi, çalışamadım, bir şeyler yapmak istedim yapamadım, bana çok engel oldular, beni çok mağdur ettiler..."Bunlar 22 yaşındaki genç bir trans kadının son sözleri. Son sözleri çünkü bu sözleri söyledikten dakikalar sonra Boğaziçi Köprüsü'nden kendini aşağı bırakarak yaşamına son verdi. Ardında ise bu sözleri söylediği bir video bıraktı.
Ancak Eylül Cansın adındaki bu genç kızın yaşamına son veren aslında kendisi değildi. Çünkü bu bir intihar değildi, bu bir cinayetti!
Neden mi cinayet? Çünkü onu öldüren bizlerdik:
1-) Transfobik olan heteroseksüeller
Trans bireylerin varlığından rahatsız olan, trans bireyleri düşman olarak gören kimseler. Bu kişiler, herkesi kendileri gibi karşı cinsinden hoşlanan ve bedeni ile barışık kimseler olarak görmek ister. Eğer siz bedeninizle barışık değilseniz ve kendinizi karşı cinse ait hissediyorsanız, elinizde olmayan bu hislerinizden ve yaşama isteğinizden dolayı doğrudan onların düşmanı sayılırsınız.
2-) Translarla sorunum yok ama bilmek görmek görüşmek de istemem diyen heteroseksüeller
Şimdi hemen soracaksınız "yahu bu insanların trans bireylerle bir sorunu yokmuş, ne diye bu insanları da katil yaptın". Hemen açıklayayım. Katiller çünkü görmek istemediler, görmek istemeyerek aslında onların karantina altında yaşamalarını görünür olmamalarını ve aslında da yok olmalarını istediler. Çünkü görmek istememek yokmuş gibi davranmak aslında yok olmasını istemektir.
Bu insan grubu aslında en tehlikeli gruptur. Çünkü birinci grubun aksine bu insanların içselleşmiş transfobileri vardır. O kadar içselleşmiştir ki dışarıdan baktığınızda bu kişilerin çok modern kadın-erkek eşitliğini savunan okuduğu kitaplarla övünen entelektüel olma iddiası taşıyan gıpta edilesi insanlar olduklarını sanırız. Ancak gel gelelim dışarıdaki paket ne kadar süslü de olursa olsun içte kocaman bir transfobi ve "benim gibi değilsen hiç olma" bencilliği yatmaktadır.
3-) Transfobik olan eşcinseller ve biseksüeller
Homofobi ve bifobinin tadına bakmış olan bu grubumuzda ise akıl tutulması had safhadadır. Kendilerinin de onlarca kez maruz kaldığı baskıların, sindirilmelerin, dışlanmaların, aşağılanmaların ve hakaretlerin kendileri dışındaki başka bir kesime uygulanmasına ses çıkarmadıkları gibi bir de kendileri uygulama saçmalığına girişirler.
Halbuki bir eşcinsel/biseksüel birey nasıl kendi seçiminden kaynaklanmayan olumsuzluklara maruz kalıyorsa, bir trans birey de aynı şekilde ataerkil heteroseksist sistemin varlığından kaynaklanan ve seçimleri dahilinde olmayan bir durumdan dolayı bu olumsuzluklara maruz kalmaktadır.
Akıl tutulması yaşayan bu grup transfobiklerimiz de gerçekten utanılası bir vaziyet içerisindedir.
4-) Aman gizliliğime zarar gelir o yüzden pek etrafımda dolanmasınlar diyen eşcinseller ve biseksüeller
Bu grubumuzda ise daha çok bencillik baş gösterir. O kadar bencildirler ki yalnızca trans bir bireyin dışlanması, hor görülmesi, hakarete uğraması değil, kendi içlerinden yani bir eşcinsele veya biseksüele gösterilen ayrımcılığa dahi ses çıkarmaz ve göz yumarlar. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kafasındaki bu grubun insanları ise bir gün yılanın kendi kapılarına dayanacağını öngörecek ya zekaya sahip değildirler, ya da kapılarına dayanana dek yaşayacakları rahatlıkla yetinmeyi seçecek kadar korkaktırlar.
5-) Sefa düşkünü olan trans bireyler
Evet ne yazık ki trans intiharlarından sorumlu olan trans bireyler de mevcuttur. Bu grup da bir önceki gibi bencilliği yaşam tarzı olarak seçmiştir ve belki de en utanılası insan tipi de yine bu gruba aittir. Çünkü bizzat içinde bulundukları sorunlara susar ve kendi başlarına gelmediği sürece hiçbir şeye sesini çıkarmazlar. Hatta intihar eğilimli olduğunu bildikleri bir genç kızın elinden tutmak bile bu grup insanına çok gelmiş olabilir.
Bu grubun bir alt grubu daha var; bunlar ise başka trans bireyleri kullanıp onlara cefa çektirirken kendileri sefasını sürmekle meşgullerdir. Ruhları kirlenmiş olan bu kitle için söylenecek çok söz olmasına rağmen konuşmamayı tercih ediyorum. Bazen susarak anlatabileceklerin konuşarak anlatabileceklerinden çok daha fazladır. Bu yüzden susuyorum.
5-) Düzenden çok şikayetçi olan ama değiştirmeye tenezzül dahi etmeyen EDİLGEN HERKES
Belki de yaşanan kötü olayların en sorumlusu bu gruptur. Sorumlu diyorum çünkü tenezzül etmedikleri o müdahale aslında, "olumsuzluklar yaşansın" ve "ben de aslında ses çıkarmayarak bunu onaylıyorum" anlamına gelmektedir. Söylenmeyen her "Yeter artık dur!" aslında "Vur sen ben gözümü kapatıyorum"a eşdeğerdir. Çünkü zulme sesini çıkarmak ve bunu önlemek senin elindeyken sen zulmü önlememeyi seçiyorsan evet bu zulmün gerçekleşmesi senin seçimindir!
Her kime yapılıyor olursa olsun zulme karşı sessiz kalma! Sessiz kalma ki sorumlu olma! Yoksa devamı gelecek olan zulümlerin sorumlusu yine sen olacaksın!
Artık bir şeylerin değiştiği ve bu derin uyku halinden çıkıp güzel günleri göreceğimiz yarınlara uyanmak dileğiyle...
26 Aralık 2014 Cuma
yarın yeni bir gün
Yine bir özel yazıyla devam ediyoruz. :)
Yalnızlıktan, başarısızlıktan, kaybetmekten, mutsuzluktan, umutsuzluktan... Bunlardan bahsetmeyeceğim. Çünkü zaten şimdiye kadar sürekli bunlardan bahsedip durduk kendimize ve çevremizdekilere. Bir yararını gördüğümüzü söylemek de pek mümkün değil.
Bu kez bahsetmeyeceğimi söylediğim şeyleri içinde yaşayan kendimin birkaç saat öncesi ve aldığım yeni karardan söz edeceğim. İyi okumalar...
Yaklaşık 5 saat boyunca yorganın içinde kıvrandım. Bir o yana bir bu yana döndüm durdum. Bir tanesi bile televizyonlarının başından kalkıp da ilgilenmeye ne durumdayım diye bakmaya dahi gelmedi ve bir karar aldım: Yaşamaya devam edeceksem bu istediğim gibi olacak!
Şimdi o 5 saat içerisinde neler olduğundan biraz bahsedeyim...
Alt kattaki komşu yine saçma bir iş bulmuş uğraşacak apartmanla ilgili. Bana ilgilenmem için e-posta atmış tabii benim bundan haberim yok. Yönetici olan babamın eve gelir gelmez atılan e-postayı sormasıyla öğreniyorum. Onu da doğru düzgün sorduğu yok ya ağzında bir şeyler geveliyor. Ben de tam o sırada bunalımın getirdiği fikir sarhoşluğuyla erkenden yatağa giriyordum. Beni o halde gördü, ama neyim olduğunu bile sormadı. Doğrusunu söylemek gerekirse ne komşuyla ne de attığı e-postayla ilgilenebilecek halim vardı. Bir şeyden haberim olmadığını söyledim ve pek de oralı olmayıp yattım.
Akşamın ilerleyen saatlerinde kapı çaldı, duyduğum kadarıyla sanırım o adam bu sefer bizim kapıya gelmiş, yanında da birkaç evrak getirmiş babama veriyor. Babam ise "Kusura bakma, hasta yatıyordu da ondan şey edemedik kem küm..." Adamı yolladıktan sonra ise söylenerek salona geçip bana saydırıyor: Lanet olsun size #$#$#$! (yaşasın sansür :) ) Yorum dahi yapmıyorum. :)
Bu sırada annem de televizyonda saçma bir diziyi izlerken yine yanlışlıkla kumandanın radyo tuşuna basmış. Yayın bozulmuş, bir türlü de düzeltemiyor ve kendi odasından bana çemkiriyor: "Lanet olsun... Aldırdın bana bu bozuk televizyonu... Öfff... Pöfff... Canımı sıkmaya başladı artık senin (?) televizyonun!"
Bu saçmalıklara katlandığım sırada düşüncelere daldım. Sonra Aret'in konuşmaları aklıma geldi ve bir anda kendimi zihnimde onunla konuşurken buldum. Aslında konuştuğum kişi o değildi kendimdim. Anlatıyordum sonra kendime sorular yöneltiyordum. Adeta kendimi sıkıştırıyordum. İşte o an yeniden umudu gördüm...
Bundan böyle kendi başımın çaresine kendim bakacağım. Çünkü bunu kendim için yapmak zorundayım. Öyle böyle bir yirmi küsür yılı geride bıraktım ama önümde bir yirmi yılımın daha olduğunun garantisi bile yokken ne diye bu uyku halini sürdüreyim ki?!
Yataktan kalktım, güç bela gardıroptan birkaç temiz çamaşır aldım ve banyoya gidip duşa girdim. Adeta dertlerimi akıp giden suya dökmüş gibiydim. Ferahladım.
Artık kendi ayaklarımın üstünde duracağım. Madem böyle bir hayatı yaşamak istemiyorum, o zaman ipleri elime alacağım ve yaşamak istediğim hayatı elde edeceğim. Başka yolu yok!
Yarın harika bir gün olacak, neden mi? Çünkü her gün harika bir gün! :))
(MarkE Miller'ın sözünü de böyle araklarım işte :)) Küçük bir spoiler, sıradaki yazım bununla ilgili olacak :) )
Yalnızlıktan, başarısızlıktan, kaybetmekten, mutsuzluktan, umutsuzluktan... Bunlardan bahsetmeyeceğim. Çünkü zaten şimdiye kadar sürekli bunlardan bahsedip durduk kendimize ve çevremizdekilere. Bir yararını gördüğümüzü söylemek de pek mümkün değil.
Bu kez bahsetmeyeceğimi söylediğim şeyleri içinde yaşayan kendimin birkaç saat öncesi ve aldığım yeni karardan söz edeceğim. İyi okumalar...
Yaklaşık 5 saat boyunca yorganın içinde kıvrandım. Bir o yana bir bu yana döndüm durdum. Bir tanesi bile televizyonlarının başından kalkıp da ilgilenmeye ne durumdayım diye bakmaya dahi gelmedi ve bir karar aldım: Yaşamaya devam edeceksem bu istediğim gibi olacak!
Şimdi o 5 saat içerisinde neler olduğundan biraz bahsedeyim...
Alt kattaki komşu yine saçma bir iş bulmuş uğraşacak apartmanla ilgili. Bana ilgilenmem için e-posta atmış tabii benim bundan haberim yok. Yönetici olan babamın eve gelir gelmez atılan e-postayı sormasıyla öğreniyorum. Onu da doğru düzgün sorduğu yok ya ağzında bir şeyler geveliyor. Ben de tam o sırada bunalımın getirdiği fikir sarhoşluğuyla erkenden yatağa giriyordum. Beni o halde gördü, ama neyim olduğunu bile sormadı. Doğrusunu söylemek gerekirse ne komşuyla ne de attığı e-postayla ilgilenebilecek halim vardı. Bir şeyden haberim olmadığını söyledim ve pek de oralı olmayıp yattım.
Akşamın ilerleyen saatlerinde kapı çaldı, duyduğum kadarıyla sanırım o adam bu sefer bizim kapıya gelmiş, yanında da birkaç evrak getirmiş babama veriyor. Babam ise "Kusura bakma, hasta yatıyordu da ondan şey edemedik kem küm..." Adamı yolladıktan sonra ise söylenerek salona geçip bana saydırıyor: Lanet olsun size #$#$#$! (yaşasın sansür :) ) Yorum dahi yapmıyorum. :)
Bu sırada annem de televizyonda saçma bir diziyi izlerken yine yanlışlıkla kumandanın radyo tuşuna basmış. Yayın bozulmuş, bir türlü de düzeltemiyor ve kendi odasından bana çemkiriyor: "Lanet olsun... Aldırdın bana bu bozuk televizyonu... Öfff... Pöfff... Canımı sıkmaya başladı artık senin (?) televizyonun!"
Bu saçmalıklara katlandığım sırada düşüncelere daldım. Sonra Aret'in konuşmaları aklıma geldi ve bir anda kendimi zihnimde onunla konuşurken buldum. Aslında konuştuğum kişi o değildi kendimdim. Anlatıyordum sonra kendime sorular yöneltiyordum. Adeta kendimi sıkıştırıyordum. İşte o an yeniden umudu gördüm...
Bundan böyle kendi başımın çaresine kendim bakacağım. Çünkü bunu kendim için yapmak zorundayım. Öyle böyle bir yirmi küsür yılı geride bıraktım ama önümde bir yirmi yılımın daha olduğunun garantisi bile yokken ne diye bu uyku halini sürdüreyim ki?!
Yataktan kalktım, güç bela gardıroptan birkaç temiz çamaşır aldım ve banyoya gidip duşa girdim. Adeta dertlerimi akıp giden suya dökmüş gibiydim. Ferahladım.
Artık kendi ayaklarımın üstünde duracağım. Madem böyle bir hayatı yaşamak istemiyorum, o zaman ipleri elime alacağım ve yaşamak istediğim hayatı elde edeceğim. Başka yolu yok!
Yarın harika bir gün olacak, neden mi? Çünkü her gün harika bir gün! :))
(MarkE Miller'ın sözünü de böyle araklarım işte :)) Küçük bir spoiler, sıradaki yazım bununla ilgili olacak :) )
24 Aralık 2014 Çarşamba
son biseksüel bükücü
Uyarı: Bu yazı Nickelodeon'un Avatar kurgusal evreni hakkında ayrıntılı bilgi içermektedir.
Bu yazım bugüne kadar Avatar: Son Havabükücü ve ardılı Korra Efsanesi'ni izlemeyenler veya hiç duymayanlar için ilk başta pek ilgi çekici gelmeyebilir, ancak çocuklara yönelik bir çizgi dizide belki de ilk olma özelliğine sahip olacak olan başkahramanın lezbiyen ilişkisinin açıkça ortaya konması özelliğini taşıdığı için tüm LGBTİ bireylerin ilgisini çekecektir. :))
Herkesi düşünerek her zamanki gibi ön bilgi vermeyle yazıma başlıyorum. :))
Bu yazımda sözünü edeceğim dizi Korra Efsanesi; yani Avatar: Son Havabükücü dizisinin ardılı olan ve Avatar Aang'den sonra neler olduğu sorusuna yanıt bulduğumuz bir sonraki Avatar Korra'nın öyküsünü anlatan dizidir.
"Nedir bu Avatar?" diye soracaklar için kısaca, 'dört element'i (toprak, ateş, hava ve su) kontrol etme becerisine sahip dünyadaki tek kişi olma ve reenkarnasyon şeklinde bu Avatar halinin nesilden nesile aktarıldığı bir ruhani üstünlük diyebilirim. Dünyaya barışı getirmek için her türlü dengeyi sağlamakla görevlidir. İşte her iki dizide de bu dengeyi sağlama sırasında yaşanan maceralar anlatılmaktadır.
Gelelim biz LGBTİ bireyleri özelden ilgilendiren kısmına... Dizinin final bölümünde başkahraman Avatar Korra'nın biseksüel olduğunu ve bir diğer karakter Asami ile yaşadığı aşkı çok çarpıcı bir final sahnesi ile öğreniyoruz.
İşte Asami ve Korra ruhlar dünyasına tatile çıktıkları final sahnesi :))
"Yahu el ele tutuşmuş iki genç kız gördün diye hemen aralarında eşcinsel ilişki mi arıyorsun bee?!" şeklinde düşünenler olabilir. Ama ben bir çıkarım yapmıyorum, dizinin yaratımcılarından Mike Dimartino resmî blog sayfasında yazdığı yazısıyla bu lezbiyen ilişkiyi onayladı:
"Son sahneyle ilgili niyetimiz olabildiğince açık bir şekilde evet, Korra ve Asami'nin birbirlerine yönelik romantik hisleri olduğunu ortaya koymaktı. Ruh portalını girdikleri o an ilişkilerinin arkadaş olmaktan çift olmaya doğru evrildiğini sembolize etmektedir."
Korrasami'den birkaç romantik kesit daha :))
Dizinin bittiğine doğrusu üzüldüm. :( Peki ya üçüncü bir dizi daha başlar mı? Doğrusu hiç bilmiyorum dilerim çıkar ama bu son lezbiyen aşk bombasından sonra heteroseksist çevreler ne der izin verir mi orasını bilemem. :)) Duyum alanlar burada gelip aktarabilir. :))
23 Aralık 2014 Salı
siyah bir ayna ve mutlu Noel'ler
Canım sıkıldı, kafa dağıtacak bir şeyler izleyeyim diyordum, güzel bir fırsatı da yakalayınca başladım diziyi izlemeye, bir yandan da notlar alayım derken kendimi bu yazımı yazarken buldum. :)) Sözünü ettiğim dizi Black Mirror, bölüm ise Noel için özel hazırlanan White Christmas. :)) İyi okumalar...
Diziyi daha önce izlemeyenler için kısa bir giriş yapayım. Her bölümü bir öncekinden konu olarak bağımsız olan dizinin bölümlerindeki tek ortak nokta ise olmazsa olmazı olan teknolojik yaratıcılık diye özetleyebilirim. Aklınıza dahi gelmeyecek türden teknolojik şeyleri hayatın içinde yer edindirip ardından bunun artı ve eksilerini gözler önüne seren bir teması var. Ayrıca o kadar hayattan konular seçilmiş ki üzerine düşünecek çok şey bulabiliyorsunuz. Teknoloji ve günlük yaşamı birbirine bağlayan ancak pek de fantezi ürünü olmayan bir şey arıyorsanız bu diziyi izleyebilirsiniz derim. :))
Bölüme dönecek olursak... Başlar başlamaz gözüme ilk çarpan konu aslında hepimizin zaman zaman yaptığı bir şey oldu. Bu şey taktiksel anlamda hoşlandığımız veya bizi fark etmesini istediğimiz kişiyle doğrudan ilgilenmeyip bunun yerine daha çok yakınındaki insanlara odaklanarak o kişinin bizi dolaylı yoldan fark etmesini sağlamak. Sanırım içgüdüsel olarak yaptığımız bir yöntem. Yalnız ne kadar geçerli doğrusu ondan pek emin değilim. Sonuç itibarıyla halen bekar biriyim. :)) Bu durumda yöntemi çok da övmenin bir mantığı yok tabii ki. :))
Ve elbette şu insanları engelleme olayı. Belki de sanal hayat gerçeğe entegre edilse acaba ne olurdu sorusuna en güzel yanıt bu dizideki bu engelleme sahneleridir. Çünkü sanal ortamda çok sayıda insanı engellediğimiz, konuşmalarına bile izin vermediğimiz kimseler ve bu yönde aldığımız kararlarımız oluyor. Bunu yaparken ise hiç düşünmüyoruz acaba ne kadar etik bir davranış diye. Yalnızca yapıyoruz. Bunu sorgulamamızı sağladığı için de ayrıca beğendiğim bir bölümdü.
Üzerinde durmak istediğim bir diğer konu ise insanların hayatına karışmayı, onlar adına kararlar almayı kendine hak bilen bizler. Aslında ne kadar riskli bir şey yaptığımızı ve en ufak bir yanlış yönlendirmenin dahi insanın hayatına mal olabileceğini kestiremeden düşünmeksizin herkese akıl vermeye çalışıyoruz ve bundan zevk alıyoruz. Peki ya verdiğimiz akıl kendimize yetiyor mu? Biz o akılla istediğimiz hayatı yaşıyor muyuz? Mutlu muyuz? Yine yanıtsız sorular... :))
Vee sonuç... Diziyle ilgili bir diğer söylemem gereken konu ise bu bölümde de yine kendini gösteren suç ve ceza teması. Birçok bölümde bu adalet olgusu sorgulanıyor aslında. Ancak şunu diyebilirim ki kesinlikle ama kesinlikle senaristin çok zalim bir adalet anlayışı var. Ya gözdağı vermeyi çok seviyor ya da tam anlamıyla işkencenin bir ceza olması gerektiği konusunda kendinden emin. Çünkü bu bölüm dahil önceki birkaç bölümde de aynı adaletsizliğe tanık oldum. Tabii herkesin adalet anlayışı farklı olabilir o yüzden diyebileceğim tek şey benim adalet anlayışıma göre fazlasıyla zalimce olduğu. :))
Güzel ve yine oldukça düşündürücü bir bölümdü. İzlemeyen herkese de şimdiden iyi seyirler... :))
Diziyi daha önce izlemeyenler için kısa bir giriş yapayım. Her bölümü bir öncekinden konu olarak bağımsız olan dizinin bölümlerindeki tek ortak nokta ise olmazsa olmazı olan teknolojik yaratıcılık diye özetleyebilirim. Aklınıza dahi gelmeyecek türden teknolojik şeyleri hayatın içinde yer edindirip ardından bunun artı ve eksilerini gözler önüne seren bir teması var. Ayrıca o kadar hayattan konular seçilmiş ki üzerine düşünecek çok şey bulabiliyorsunuz. Teknoloji ve günlük yaşamı birbirine bağlayan ancak pek de fantezi ürünü olmayan bir şey arıyorsanız bu diziyi izleyebilirsiniz derim. :))
Bölüme dönecek olursak... Başlar başlamaz gözüme ilk çarpan konu aslında hepimizin zaman zaman yaptığı bir şey oldu. Bu şey taktiksel anlamda hoşlandığımız veya bizi fark etmesini istediğimiz kişiyle doğrudan ilgilenmeyip bunun yerine daha çok yakınındaki insanlara odaklanarak o kişinin bizi dolaylı yoldan fark etmesini sağlamak. Sanırım içgüdüsel olarak yaptığımız bir yöntem. Yalnız ne kadar geçerli doğrusu ondan pek emin değilim. Sonuç itibarıyla halen bekar biriyim. :)) Bu durumda yöntemi çok da övmenin bir mantığı yok tabii ki. :))
Engellenen insanlar.
Akıl akıl, ah şu akıl.
Vee sonuç... Diziyle ilgili bir diğer söylemem gereken konu ise bu bölümde de yine kendini gösteren suç ve ceza teması. Birçok bölümde bu adalet olgusu sorgulanıyor aslında. Ancak şunu diyebilirim ki kesinlikle ama kesinlikle senaristin çok zalim bir adalet anlayışı var. Ya gözdağı vermeyi çok seviyor ya da tam anlamıyla işkencenin bir ceza olması gerektiği konusunda kendinden emin. Çünkü bu bölüm dahil önceki birkaç bölümde de aynı adaletsizliğe tanık oldum. Tabii herkesin adalet anlayışı farklı olabilir o yüzden diyebileceğim tek şey benim adalet anlayışıma göre fazlasıyla zalimce olduğu. :))
Güzel ve yine oldukça düşündürücü bir bölümdü. İzlemeyen herkese de şimdiden iyi seyirler... :))
15 Aralık 2014 Pazartesi
bir saçmalık olarak LGBTİ'li
Bugün sizlere yeni takıntım "LGBTİ'li" sözünden bahsetmek istiyorum. :))
Öncelikle bilmeyenler olabilir diye 'LGBTİ' kısaltmasının ne olduğunu açıklayayım. LGBTİ sırasıyla lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks sözcüklerinin baş harflerinden oluşmuş olan -mevcut an itibarı ile- cinsel azınlıkları bir arada tanımlayan cinsel kimliğin kısaltmasıdır. Yani cinsel yönelimi biseksüel olan bir kimse de kendisini LGBTİ olarak tanımlar, cinsiyet kimliği interseks olan bir kimse de kendisini LGBTİ olarak tanımlar.
Bu kısa açıklamadan sonra gelelim "LGBTİ'li" saçmalığına. :))
Ne kadar absürt bir kullanım olduğunu bir örnekle hemen anlatayım:
(Bkz.: Veremli birey ile LGBT'li birey tanımlamaları arasındaki benzerlik)
veya...
Kişi 'LGBTİ'yi ABD gibi bir devletin kısaltması olarak görmektedir ve kendisini de bu devletin yurttaşı sanmaktadır. :))
Kısaca demek istediğim LGBTİ'li olunmaz LGBTİ olunur. Çünkü bu yanlış kullanımı açtığımızda karşımıza "lezbiyenli, geyli, biseksüelli, translı, interseksli" gibi bir saçmalık ortaya çıkmaktadır. Bariz hatalıdır!
Daha önce de çok sık karşılaştığımız bir absürt kullanımdı. Ama büyütülebilecek, kafaya takılacak bir absürtlük de değildi. Çünkü Türkiye tarihi açısından LGBTİ ve aktivizmi daha çok yeni olgulardı, özellikle de herkes tarafından bilinirliğini göze aldığımızda. Bu nedenle bu konuların daha az bilindiği yıllarda kullanılan "LGBTİ'li" sözüne takılmak yersizdi; nasıl olsa bu konuları biraz daha araştırdıkça öğrendikçe insanlar doğru kullanımını öğrenir diye düşünüyordum.
Gel gelelim işler öyle olmadı, olamıyor da. :))
Sade vatandaş olan LGBTİ birey eğer yalnızca bir LGBTİ olmaktan ibaret yaşam sürdürüyorsa ve kendi cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği konularına ilgisi yoksa zaten pek bilmiyor. Bu gayet anlaşılır bir durum, yine bir nebze saygım var.
Ancak bir de bunun LGBTİ aktivizmi yapan, hatta dernek veya çeşitli oluşumlarda etkin rol alıp öne çıkan isimlerde görülmesi boyutu var ki insana artık PES dedirten cinste. Haliyle de aklınıza o zaman şu soru geliyor: Acaba LGBTİ birey demesini dahi bilmeyen bu insanların amacı gerçekten LGBTİ aktivizmi mi, yoksa başka bilmediğimiz emelleri mi var?
Asla içtenlikle yanıt alamayacağımız bir soru. :))
Siz siz olun baya bir süre aktivistlik yapıp halen "LGBTİ'li" diyen kişiye dönüp bir bakın, hatta o yetmez dönüp bir kez daha bakın. Aklınıza ben ve bu yazım gelirse de bir selam çakarsınız artık. ;)
Öncelikle bilmeyenler olabilir diye 'LGBTİ' kısaltmasının ne olduğunu açıklayayım. LGBTİ sırasıyla lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks sözcüklerinin baş harflerinden oluşmuş olan -mevcut an itibarı ile- cinsel azınlıkları bir arada tanımlayan cinsel kimliğin kısaltmasıdır. Yani cinsel yönelimi biseksüel olan bir kimse de kendisini LGBTİ olarak tanımlar, cinsiyet kimliği interseks olan bir kimse de kendisini LGBTİ olarak tanımlar.
Bu kısa açıklamadan sonra gelelim "LGBTİ'li" saçmalığına. :))
Ne kadar absürt bir kullanım olduğunu bir örnekle hemen anlatayım:
- Ben LGBTİ'li bir bireyim.diyen bir kişi burada 'LGBTİ'yi bir tür bulaşıcı hastalık olarak görmektedir. :))
(Bkz.: Veremli birey ile LGBT'li birey tanımlamaları arasındaki benzerlik)
veya...
Kişi 'LGBTİ'yi ABD gibi bir devletin kısaltması olarak görmektedir ve kendisini de bu devletin yurttaşı sanmaktadır. :))
Kısaca demek istediğim LGBTİ'li olunmaz LGBTİ olunur. Çünkü bu yanlış kullanımı açtığımızda karşımıza "lezbiyenli, geyli, biseksüelli, translı, interseksli" gibi bir saçmalık ortaya çıkmaktadır. Bariz hatalıdır!
Peki neden yeni takıntım oldu?
Daha önce de çok sık karşılaştığımız bir absürt kullanımdı. Ama büyütülebilecek, kafaya takılacak bir absürtlük de değildi. Çünkü Türkiye tarihi açısından LGBTİ ve aktivizmi daha çok yeni olgulardı, özellikle de herkes tarafından bilinirliğini göze aldığımızda. Bu nedenle bu konuların daha az bilindiği yıllarda kullanılan "LGBTİ'li" sözüne takılmak yersizdi; nasıl olsa bu konuları biraz daha araştırdıkça öğrendikçe insanlar doğru kullanımını öğrenir diye düşünüyordum.
Gel gelelim işler öyle olmadı, olamıyor da. :))
Sade vatandaş olan LGBTİ birey eğer yalnızca bir LGBTİ olmaktan ibaret yaşam sürdürüyorsa ve kendi cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği konularına ilgisi yoksa zaten pek bilmiyor. Bu gayet anlaşılır bir durum, yine bir nebze saygım var.
Ancak bir de bunun LGBTİ aktivizmi yapan, hatta dernek veya çeşitli oluşumlarda etkin rol alıp öne çıkan isimlerde görülmesi boyutu var ki insana artık PES dedirten cinste. Haliyle de aklınıza o zaman şu soru geliyor: Acaba LGBTİ birey demesini dahi bilmeyen bu insanların amacı gerçekten LGBTİ aktivizmi mi, yoksa başka bilmediğimiz emelleri mi var?
Asla içtenlikle yanıt alamayacağımız bir soru. :))
Siz siz olun baya bir süre aktivistlik yapıp halen "LGBTİ'li" diyen kişiye dönüp bir bakın, hatta o yetmez dönüp bir kez daha bakın. Aklınıza ben ve bu yazım gelirse de bir selam çakarsınız artık. ;)
7 Aralık 2014 Pazar
bir canımdan oldum
Bugün sizlere baya özelimden bir şey aktaracağım. Yine dertleşiyoruz. Böyle düşünebiliriz. Daha çok ben anlatıyorum siz dinliyorsunuz ama buna gerçekten ihtiyacım var. Umarım çok fazla sıkmam sizi.
Az önce canım kadar çok sevdiğim bir ömür birlikte olmak istediğim biriyle dostluğum sona erdi. Belki bu size çok sıradan "Amaan be çok mu önemli!" tarzında gelebilir ama öyle değildi. Bunun ne kadar içinizi yakıcı bir şey olduğunu yaşamadan anlayamazsınız. Bu en çok güvendiğiniz kişiden olmanız demek, bu sarıldığınızda içinizi kıpır kıpır yapan sesini duyduğunuzda dahi moralinizi tavan yapan şeyden olmanız demek. Hani bazıları der ya hayatta yalnızca babama güvenirdim ama o gitti artık kimseye güvenemem aynı türden bir acıyı yaşıyorum şu anda.
Benim çok farklı bir hayat anlayışım muhabbet anlayışım vardır. Elbette herkes değerlidir benim için anlaştığım sevdiğim görüştüğüm insanlar vardır. Olmayan insanlar da tabii vardır. Onları ayırırsak geriye kalanlar arasında ise bir arkadaşlarım vardır, bir de canlarım vardır. Yani sürekli konuşmasanız bile kalbinizde yeri çok büyük olan ve asla yok olmayacak bir sevgi beslersiniz. İşte yiten dostluğum da öyle büyüktü ve değerliydi benim için.
Hiç beklemiyordum bitmesini, zaten en çok da bu anilik yaraladı beni. Bir baktım ki ben zaten hayatında değilmişim, yerim zaten yokmuş, uyuyormuşum farkında değilmişim...
Yaklaşık bir 3 saattir acaba ne yaptım da kırdım onu, ne yaptım da bu kadar saldırgan bana karşı diye düşündüm, sonra birkaç sebep buldum kendime, gittim usul usul yeniden "lütfen" dedim "konuş benimle". Bekledim ki anlatsın şunlara kırıldım desin, canımı yaktın desin, anlaşmak istesin. Ama öyle olmadı...
Son üç gündür yaşadığım psikolojinin bir kısmını buraya yazdıklarımdan okudunuz. Ama buraya yazmadığım başka iç karartan şeyler de var. Her ne kadar dostlarım yanımda durup bana moral vermeye çalışsalar da içten içe yanan ve büyüyen bir yangın var.
İşte ben içimdeki bu yangını söndürmekle meşgulken meğer beni silen bir canımdan olmuşum da haberim yokmuş.
Bugün çok acılıyım.
Özellikle şu kısım:
Dipnot: Bu kadar can sıkıcı bir yazı yazıp sizin de canınızı sıktıysam çok özür dilerim, affedin.
Az önce canım kadar çok sevdiğim bir ömür birlikte olmak istediğim biriyle dostluğum sona erdi. Belki bu size çok sıradan "Amaan be çok mu önemli!" tarzında gelebilir ama öyle değildi. Bunun ne kadar içinizi yakıcı bir şey olduğunu yaşamadan anlayamazsınız. Bu en çok güvendiğiniz kişiden olmanız demek, bu sarıldığınızda içinizi kıpır kıpır yapan sesini duyduğunuzda dahi moralinizi tavan yapan şeyden olmanız demek. Hani bazıları der ya hayatta yalnızca babama güvenirdim ama o gitti artık kimseye güvenemem aynı türden bir acıyı yaşıyorum şu anda.
Benim çok farklı bir hayat anlayışım muhabbet anlayışım vardır. Elbette herkes değerlidir benim için anlaştığım sevdiğim görüştüğüm insanlar vardır. Olmayan insanlar da tabii vardır. Onları ayırırsak geriye kalanlar arasında ise bir arkadaşlarım vardır, bir de canlarım vardır. Yani sürekli konuşmasanız bile kalbinizde yeri çok büyük olan ve asla yok olmayacak bir sevgi beslersiniz. İşte yiten dostluğum da öyle büyüktü ve değerliydi benim için.
Hiç beklemiyordum bitmesini, zaten en çok da bu anilik yaraladı beni. Bir baktım ki ben zaten hayatında değilmişim, yerim zaten yokmuş, uyuyormuşum farkında değilmişim...
Yaklaşık bir 3 saattir acaba ne yaptım da kırdım onu, ne yaptım da bu kadar saldırgan bana karşı diye düşündüm, sonra birkaç sebep buldum kendime, gittim usul usul yeniden "lütfen" dedim "konuş benimle". Bekledim ki anlatsın şunlara kırıldım desin, canımı yaktın desin, anlaşmak istesin. Ama öyle olmadı...
Son üç gündür yaşadığım psikolojinin bir kısmını buraya yazdıklarımdan okudunuz. Ama buraya yazmadığım başka iç karartan şeyler de var. Her ne kadar dostlarım yanımda durup bana moral vermeye çalışsalar da içten içe yanan ve büyüyen bir yangın var.
İşte ben içimdeki bu yangını söndürmekle meşgulken meğer beni silen bir canımdan olmuşum da haberim yokmuş.
Bugün çok acılıyım.
Hislerimi bundan daha iyi anlatabilecek başka şarkı sanırım yok.
Özellikle şu kısım:
You and me
We used to be together
Everyday together always
I really feel that I'm losing my best friend :(
I can't believe this could be the end
It looks as though you're letting go :(
And if it's real
Well I don't want to know :(
We used to be together
Everyday together always
I really feel that I'm losing my best friend :(
I can't believe this could be the end
It looks as though you're letting go :(
And if it's real
Well I don't want to know :(
Dipnot: Bu kadar can sıkıcı bir yazı yazıp sizin de canınızı sıktıysam çok özür dilerim, affedin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









